3. İslâm, hukuk açısından insanların kalblerine göre değil, davranışlarına göre hüküm verilmesini emretmektedir. İçlerine göre hüküm vermeye gelince o, Allâmü’l-guyûba aittir. Biz gayba muttali olmadığımıza göre, نَحْنُ نَحْكُمُ بِالظَّاهِرِ deme, zâhire göre hükmetme mecburiyetindeyiz. Binaenaleyh Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Tebük vakasını müteakip pek çok mazeretle huzuruna gelen münafık gürûhunun hemen hepsini dinlemiş, mazeretlerini kabul etmiş, bir şey söylememiş ve onların içlerini Allah’a havale etmiştir.[6] Bu, “İçinizi Allah’a havale ediyorum. Dışınıza göre ben sizin Müslüman olduğunuza hükmediyor ve mazeretinizi kabul ediyorum.” anlamına gelmektedir. Onun içindir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), münafıklar hakkında zecrî bir duruma başvurmamış ve onları Allah’a (celle celâluhu) havale etmiştir. Ancak, bundan istinbat edilebilecek ahkâm, sadece münafığı kendine has keyfiyetiyle kavrama, küfrü ve tecavüzü ifade eden açık bir durum oluncaya kadar onları hukuki açıdan Müslümanlardan ayırmama şeklindedir. Bütün bunların yanında münafıkları bilme, onlara İslâm’ın sırlarını intikal ettirmeme veya o sırların onlara intikaline meydan vermeme de üzerinde durulması gereken ayrı bir konudur.
[1] el-Ûşî, Bed’ü’l-emâlî s.149.[2] Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfü’l-beşer tahte sultâni’l-kader s.108-133.[3] Bkz.: Buhârî, meğâzî 38, deavât 51, 68, kader 7; Müslim, zikir 44-46. [4] Bkz.: İbrahim sûresi, 14/24, 26.[5] Buhârî, tefsîru sûre (63) 5, 7; Müslim, birr 63.[6] Buhârî, meğâzî 79; Müslim, tevbe 53.