İçeriğe geç

İçtimaiyat (sosyoloji) açısından mesele ele alınacak olursa, burada taklitle menfaat arasında gel git yapan bir toplumun hâlet-i ruhiyesinin anlatıldığı görülür. Onların din ve iman namına durumları sadece taklitten ibarettir. Öyle ki bunlar sadece atalarından gördükleri şeyleri yaşama, ilimleri ve basiretleriyle meseleleri ele alamama gibi bir darlığın mahkûmudurlar. Öte yandan burada bir de menfaat meselesi bahis mevzuudur. Öyle ki, şayet bir gün Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkaniyet ve sıdkı zuhur ederse, bütün bütün kaybetmemek için ona göre de bir vaziyet almaktadırlar. Aksine –hâşâ– şayet sıdkı ve nübüvveti doğru değilse böyle küçük bir lem’anın parlaması beyhude yorulma olacaktır. İşte bu iki hususu resmetme adına küçük bir aydınlık ve arkasından hemen bir karanlıktan söz edilmektedir.

Ayrıca onların İslâm’a yakın gibi durmalarında, ganimet elde etme ve saldırıdan korunma gibi bel bağladıkları bir husus da bahis mevzuudur. Ne var ki, her inayet ve ihsan bir ağırlık ve mükellefiyete dayalı olarak meydana gelir. Binaenaleyh onlardan, ganimeti hak etmeleri için cihad etmeleri istenmekte, nübüvvetten istifade etmeleri için de ubûdiyetle mükellef tutulmaktadırlar.

Bu açıdan da iki mülâhaza arasında bir mekik hareketiyle sürekli gel git yaşamaktadırlar. Böyle istikrarsız bir toplumun huzurlu olması düşünülemez. Nitekim âyetin sonu da bu hususu ihtar etmektedir: وَلَوْ شَۤاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ إِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ Yani Allah dilese ve irade buyursaydı, onların gözlerinin görmesini ve kulaklarının işitmesini alıverirdi de ne görür ne de duyarlardı. Ne var ki, Cenab-ı Hakk’ın meşieti o istikamette cereyan etmedi; etmedi de onların gözlerini ve kulaklarını almadı. Buna göre –Allahu a’lem– tablo şöyle resmedilebilir:

409