İçeriğe geç

Meseleyi tahlile tâbi tutacak olursak, Osmanlı Devlet-i Aliyesi’nin bidayetinden son dönemlerine kadar pek çok arazinin mülkiyeti, bizzat devlete, emir ve sultanlara aitti. Zira devlet, fethedilen bu toprakları kimseye vermemiş, bütün tebanın yararlanması için mülkiyetini elinde tutmuştu. Bu arazilere arazi-i sultaniye, arazi-i emîriye (veya mîriye) denilmiş ve hükümler de ona göre tespit edilmişti. Buna göre devlet, kendi mülkü sayılan bu araziyi elinde tutan şahıslardan öşür almamış, bir nevi kira ücreti veya vergi almıştır. Bundan dolayı da bu topraklar öşür arazisi (mahsulünden öşür alınan arazi) kapsamında değerlendirilmemiştir.

Ne var ki o zamandan günümüze gelinceye kadar toprak statüsü defaatla değişmiş, toprak reformları neticesinde bu arazilerin mülkiyetleri şahıslara devredilmiştir. Durum böyle olunca, önceleri öşür vermekle mükellef olmayan yeni toprak sahiplerinin de, öşür vermekle yükümlü olmaları kaçınılmaz olmuştur. Herkesin mülkiyeti netleşmiştir. Devletin istimlaki bile söz konusu olsa, devlet bunu ancak arazinin bedelini tapu sahibine ödemek suretiyle gerçekleştirebilmektedir.

Öyleyse bahsi geçen hüküm eskide kalmıştır ya da hâlen devlet arazisi statüsünü muhafaza eden mülkler için geçerlidir. Şahısların mülkü olan arazilerden öşür verilmesi gerektiği ise açıktır.

G. Ticaret Eşyası

Kur’ân, ticarî emtiadan zekât vermenin gerekliliğini, şu geniş kapsamlı âyetle ele almaktadır:

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَنْفِقُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّا أَخْرَجْنَا لَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ وَلَا تَيَمَّمُوا الْخَبِيثَ مِنْهُ تُنْفِقُونَ وَلَسْتُمْ بِآخِذِيهِ إِلَّا أَنْ تُغْمِضُوا فِيهِ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ

“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse, yüzünüzü ekşitmeden alamayacağınız kötü malı hayır diye vermeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah her şeyden müstağnidir, hazineleri geniştir, övgüye lâyıktır.”310

215