Bilindiği gibi deve, daha çok çöl ikliminin ağırlıklı olduğu sıcak bölgelerin hayvanıdır. Dolayısıyla ülkemizde hemen hemen yok denecek kadar azdır. Bununla birlikte diğer Müslüman ülkelerin çoğunda hâlâ deveden çok yönlü istifade edilmektedir. Asr-ı Saadet’te de deve revaçta olan bir hayvan idi. Âdeta o, bölge insanıyla bütünleşmiş ve onun her şeyi olmuştu. Yeri geldiğinde binek olarak kullanılır ve sırtında yük taşınır; yeri geldiğinde de et ve sütünden istifade edilirdi. Aynı şekilde o, yünü itibarıyla ayrı bir ehemmiyet arz ettiği gibi, çölde gölgelik olarak da insanların birinci sığınağı durumundaydı.
Bunun yanında deve, o günün toplumunda maddî gücün bir göstergesiydi. Tebük seferi münasebetiyle durumunu arz eden Ka’b İbn Mâlik’in (radıyallâhu anh) sözlerinden de anladığımıza göre, o gün için iki deveye sahip olmak zenginlik alâmeti sayılıyordu. Çünkü Ka’b İbn Mâlik, çıkılan bu seferden geri durmak için maddî açıdan hiçbir engelinin olmadığını, o güne kadar elde edemediği iki deveye o gün sahip bulunduğunu anlatarak pişmanlığını ifade etmiş ve bilindiği üzere bu doğru sözlülüğünün mükâfatını da, tevbesinin kabul edildiğine dair gökler ötesinden gelen fermanla almıştı.282
Deve, bugün bile çöl ikliminin hâkim olduğu ülkelerde hâlâ ekonomik bir gücü ifade etmektedir. Dolayısıyla ondan zekât alınması bugün de söz konusudur. İslâm’ın develerin zekâtıyla ilgili ortaya koyduğu hükümler, Enes İbn Mâlik ve Abdullah İbn Ömer’in (radıyallâhu anhum), Allah Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptıkları rivayetleriyle tespit edilmiştir. Enes İbn Mâlik (radıyallâhu anh), develerin zekâtıyla ilgili olarak, kendisinin de içinde olduğu resmî bir yazışmayı anlatırken şu malumatı vermektedir: