Başka bir rivayette ise Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunu, فِيمَا سَقَتِ الْأَنْهَارُ وَالْغَيْمُ الْعُشُورُ وَفِيمَا سُقِيَ بِالسَّانِيَةِ نِصْفُ الْعُشْرِ“Nehir ve yağmur suyu ile sulanan mahsulde öşür, kuyu suyuyla, taşıma suyla sulanan mahsulde ise yarım öşür zekât vardır.”308 şeklinde ifade etmektedir.
Teferruatta bazı farklılıklar olsa bile genel itibarıyla, tabii su kaynaklarıyla yetişen toprak mahsullerinden 1/10, taşıma suyla yetiştirilen ürünlerden ise, 1/20 zekât alınacağı hususunda bütün mezhepler müttefiktirler.
Ebû Hanife mektebi, âyet ve hadislerdeki hükümlerin umumiyet ifade etmesini göz önünde bulundurarak, yerden çıkan her türlü mahsulden öşür alınacağı görüşündeyken, Şafiî medresesi, uzun müddet saklanabilen ürünlerin zekâta tâbi olacağını düşünmektedir. Maliki ve Hanbeli mezhepleri ise, Hanefiler kadar olmasa da sınırları geniş tutarak, daha çok toprak mahsulünün öşür kapsamına gireceğini bildirmektedirler.
Görüldüğü gibi Hanefi mezhebi meseleyi daha kapsamlı değerlendirmektedir. Buna göre bilhassa bazı ülkelerde önemli gelir kaynağı hâlini alan pamuk, keten, yağlı tohumlar, şeker, sebze gibi ürünler de bu kapsamın içine girmekte ve bunlardan öşür alınmak suretiyle fakirlere daha fazla yardım akışı sağlanmaktadır.
Bazı ilmihallerde şöyle bir bilgiye rastlamaktayız:
“Türkiye’deki arazilerin çoğunluğu mîrî arazidir (devlet arazisi) ve mîrî araziden öşür verilmez. Zira bu araziler hakikatte devlete aittir, araziyi ellerinde bulunduran şahıslara ait değillerdir. Bu şahısların yalnız kullanma hakları vardır ve arazide aslında kiracı hükmündedirler. Dolayısıyla devlete verecekleri belli hisse veya vergiler de, kira bedeli hükmündedir. Bundan dolayı böyle bir arazinin ürününden öşür ve diğer bir nam altında zekât gerekmez; zira bir araziden aynı anda hem kira veya haraç hem de öşür alınmaz. Türkiye’deki araziler genelde bu kısımdandır.”309