İçeriğe geç

Son zamanlara kadar İstanbul’un çeşitli camilerinde hadis, fıkıh, tefsir, kelâm gibi dinî ilimler okutulurdu. İşte, Fatih Sultan Mehmed Han Camii’nde hadis takrir veya imlâ eden mühim bir hocaefendi, bir gün evinde eline bir sopa alıp, canını sıkan kedisinin ayağını kırar. Ertesi gün şafak vakti camiye geldiğinde her günkü mekânda bir başka buuda girer ve zamanüstü bir noktaya ulaşır.

Bakar ki, âlî bir divan kurulmuş; bir tarafta bir mustantik, yanında hâkim, bir de kedisi ve kendisi. Mahkeme heyeti hocaefendiye: “Bu kedi senden davacıdır, ayağını kırmışsın. Şimdi kısas uygulayacak ve senin de ayağını kıracağız!” der. O anda lütf-u ilâhî olarak hocaefendinin hatırına bir hadis-i şerif gelir ve: “Hayır, bana kısas uygulayamazsınız!” diye itiraz eder. “Neden?” diye sorduklarında, şu cevabı verir: “Efendimiz, Batnü’n-Nahl’de cinlerden biat aldığı zaman onlara: ‘Başka mahlukatın suretine girerek, temessül ederek, değişik şekil ve kılıkta ümmetime görünmeyin!’ buyurmuştu. Hâlbuki bu, bizim evde temessül ederek veya başka bir mahlukun içine girerek, ya da perisprisi bir başka canlıyla bizim eve gelerek, bana öyle göründü.”

Hoca, delil olarak ileri sürdüğü hadis-i şerifin senedini de verir ve o çok sıkışık anında, hadisi rivayet eden sahabi, çiçek gibi caminin kubbesinde açarak: “Ben, bizzat kulaklarımla bu hadisi Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dudaklarından dökülürken duydum.” der. Ve, mahkeme, hocanın beraetine karar verir.

Bundan sonra hoca, belki yüz arkadaşına: “Ben tâbiîndenim.” der ve “Nasıl olur?” diye soranlara da: “Ben, sahabiyi hakikaten gördüm.” diye cevap verirmiş.

f. Ravilerle İlgili Eserler Yazılmıştı

401