Yine, bizzat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu hususta: “Kim yalan olduğunu bile bile benden bir söz rivayet ederse, o da yalancılardan biridir.”3 buyurarak, tahşidat üstüne tahşidat yapıyordu.
Şimdi, doğrulukları cihanı tutmuş ve çok kısa bir zamanda İslâm’ı dört bir yana yayıp, beşeriyetin mürebbileri olmuş böyle bir cemaatten bu tehdide mâsadak olacak bir davranışı beklemek, nasıl kabul edilebilir ki?
2. Sahabe ve Tâbiînin Temkini
Meselenin bu denli hassasiyet istemesi, sahabeyi öylesine titiz ve temkinli yapmıştı ki, pek çoğu hadis rivayet etmekten âdeta ürkerlerdi. İlk Müslümanlardan olup hakkında sahabe-i kiramın: “Biz, onu tanıdığımız andan itibaren Ehl-i Beyt-i Resûl’den bir fert olarak bilirdik.” diyecek derecede hane-i saadete teklifsiz girip çıkan ve Hz. Ömer (radıyallâhu anh) devr-i hilâfetpenâhîlerinde Kûfe’ye âmil olarak gönderilirken: “Ey Kûfeliler, sizi nefsime tercih etmeseydim, İbn Mesud’u size göndermezdim.”4 dediği Abdullah İbn Mesud Hazretleri, kendisinden bir hadis rivayet etmesini istediklerinde:
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ “Resûlullah buyurdu ki” diye başlar ve sonra gözleri dolar, başını eğer, yukarı kaldırır, derin bir soluk alır, düğmelerini çözer, göğsü açılır nihayet hadisi rivayet eder, sonra da: أَوْ دُونَ ذٰلِكَ، أَوْ فَوْقَ ذٰلِكَ أَوْ قَرِيبًا مِنْ ذٰلِكَ، أَوْ شَبِيهًا بِذٰلِكَ “(Bak, ben hafızamdan birşey söylüyorum ama bilin ki, Resûlullah) bunun üç aşağı-beş yukarı veya buna yakın yahut da buna benzer birşey buyurdu.”5 şeklinde ikazda bulunmayı da ihmal etmezdi.