İçeriğe geç

Hadis rivayeti mevzuunda sahabenin gösterdiği titizlik, aynıyla tâbiîne de intikal etmiştir. İleride ayrıca temas edileceği üzere, bu ilme öyle insanlar vâris olmuştur ki, A’meş’in ifadesiyle, hadise bir ‘vav’ (و), bir ‘elif’ (ا) veya bir ‘dal’ (د) ziyade etmektense, göklerin başlarına yıkılmasını tercih ederlerdi.29 Rivayetlerin Efendimiz’den geldiği şekle, yani aslına uygun olması hususunda öylesine hassastılar ki, ‘vav’ (و) ve ‘fe’ (ف) harflerinin dahi yer değiştirmesine müsaade etmezlerdi.

Sahabe-i kiramın her biri ‘âdil’ olmasına ve yalana kapalı bulunmasına rağmen, tâbiîn imamları, duydukları bir hadisi başka sahabilerden de tahkik ederlerdi. Bu hususta tâbiînin büyük imamlarından Ebû’l-Âliye: “Biz, (Basra’da, Bağdat’ta, Horasan’da, Mâverâünnehir’de, yani) nerede olursak olalım, Resûlullah’ın ashabından bir şey işittiğimiz zaman, onunla kanaat etmez, oradan göç eder, (Mekke’ye, Medine’ye gelir, işi kaynağından araştırır) kendi ağızlarından duyar, (başka sahabilere de sorar ve böylece itminana ererdik).” demektedir.30

Müslim’in rivayetinde Muhammed İbn Sîrîn: “Biz isnaddan sormazdık; (birisi bize bir hadis rivayet ettiğinde, kimden aldığını araştırmazdık) ne zaman ki fitne çıktı, o zaman isnaddan sormaya başladık.” der.31

İlk dönemlerde isnaddan sorulmazdı; yani, Resûlullah’tan bir hadis rivayet edildiğinde, bunun kimden alındığı tahkik edilmezdi. Ama, fitneye karşı kapı sayılan Hz. Ömer’in şehadetinden sonra Hz. Osman’ın katline ve Hz. Ali dönemindeki hâdiselere müncer olan fitneler baş gösterince, az da olsa hadis uydurmalar başladı. Hz. Osman’ın aleyhinde hadis uyduruluyor, buna karşılık, bazı safderûn kimseler de, Hz. Osman’ın ihtiyacı varmış gibi, onun lehine hadis uyduruyorlardı.

393