Esasında para ve mala aşırı düşkün olma ve hırsla bunları elde tutma, İslâm’ın da menettiği bir davranıştır. Stok düşüncesiyle biriktirilen, piyasaya sürülmeyen ve infakta da bulunulmayan paranın, –ki Kur’an buna “kenz” demektedir– sahibi için öbür âlemde acı bir cezaya sebep olacağı Kur’ân’da ifade edilmektedir.8 Demek ki elindeki imkânları köşe-bucak saklayıp âtıl vaziyette bırakanlar, bir şekilde dünyada bunun cezasını çekecekleri gibi, aynı cürmün faturasını ahirette de acı acı ödeyeceklerdir.
İslâm’da Emek ve Sermaye
İslâm, sa’y (emek) ve sermaye arasında müthiş bir denge kurmaktadır. Ona göre sa’yin bir hakikati vardır ve insan ancak sa’yinin karşılığını görmektedir. Allah’ın birer hazine hâlinde takdim ettiği emtia da şartlarına uyularak istifadeye sunulacak ve sermaye daima hareket hâlinde olacaktır. Bunun neticesi olarak stokçuluk ortadan kalkacak ve ekonomiye hareket gelecektir. Allah’ın bize verdiği kabiliyet ve imkânlarla elde edilen malın belli bir kısmının zekât yerlerine verilmesi de bu dengenin sosyal hayatta tezahürü anlamına gelmektedir.
Böylelikle hiç kimse, “Bu benim kendi kabiliyet ve zekâmla elde ettiğim malımdır.” diyerek mülkün esas sahibini unutma bahtsızlığına maruz kalmayacak; tasarrufta kendisini –hâşâ– rububiyet dairesine koyarak zımnen Allah’a eş ve ortak koşma yanlışlığına düşmeyecektir.
Sermaye, emeğin eline verilerek iyi değerlendirilebilirse, büyük işler yapılabilir. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın, bu dengeyi bize takdim ederken kullandığı şu ifadeler bu hususlara ışık tutacak mahiyettedir: