İçeriğe geç

İnsanı yaratıp hilafet vazifesiyle dünyaya gönderen Allah’ın (celle celâluhu), onu dünya ile bu ölçüde irtibatlı görmesi yanında mü’minin dünyadan elini-eteğini çekip bir kenarda oturması elbette düşünülemez. Bilakis o, dünya adına önüne serilen her türlü imkânı, –meşru dairede olmak kaydıyla– çok iyi değerlendirecek ve dünyayı imar etme yollarını arayacaktır. Fezaya seyahatler tertip edecek, semanın diline kulak verecek, deniz ve okyanusların derinliklerine dalacak, varlık ve eşyayı didik didik edecek ve bu koskoca âlemin kendisine fısıldadığı hakikatler üzerinde tefekküre dalacaktır. Böylece o, bir taraftan Allah’ın büyüklüğünü ve kendi küçüklüğünü idrak ederek onu yaratıp yaşatan Yüce Rabbi karşısındaki konumunu bilecek; diğer yandan da ilim ve fenlerde önemli mesafeler katedecektir.

Esasında dünya, mü’min nazarında ayrı bir değere sahiptir. Çünkü o, ebedî ahiret hayatını kazanma adına bir tohum ekme yeridir. Ahiret, ancak dünyada kazanılır. Kulluk adına yapılması gereken bütün amellerin mahalli de yine dünyadır. Dünya hayatı ölümle noktalandıktan sonra kulluk adına yapılacak hiçbir şey kalmamış demektir. Aynı zamanda dünya, binbir tecellileriyle nazarlarımıza arz edilen ilâhî isimlerin çok yönlü temaşa yeridir. Biz, onların bize fısıldadıklarıyla Rabbimizi birbirinden güzel isim ve sıfatlarıyla daha bir derin duyar ve mânânın atmosferine girebilmenin huzurunu iliklerimize kadar hissetmeye çalışırız.

8