İçeriğe geç

Evet, dünya, belli imkânları elde etmede önemli bir vasıtadır. Dolayısıyla mü’min, bu vesile ve vasıtaları çok iyi değerlendirmek suretiyle bir taraftan dünyayı imar etmeli, diğer taraftan da ahireti adına ciddi yatırımlar yapmalıdır. Bununla birlikte insandan beklenen asıl vazife, ruh ve kalbinin de hakkını vererek dünya ve ahiret arasındaki dengeyi kurabilmesidir. Bu noktada Üstad Bediüzzaman’ın, dünyanın kesben değil, kalben terk edilmesi gerektiği şeklindeki orijinal yaklaşımı çok önemlidir.7 Dünyanın kalben terk edilmesinin ölçüsü ise, insanın dünya hayatından kazandığına sevinmemesi ve kaybettiğine de üzülmemesidir. Farklı bir ifadeyle mü’min, elindeki bütün imkânları sonuna kadar değerlendirerek dünyayı imar etmeye çalışmalı, fakat yeri ve zamanı geldiğinde, kazandıklarının hepsini Allah rızası istikametinde sarf etme bahtiyarlığını gösterebilmelidir. Bunu yaparken de kalbinde zerre kadar tereddüt hissetmemelidir. Bazen de Cenab-ı Hakîm-i Mutlak vermiş olduklarını değişik imtihanlarla geri alır ki, işte o zaman da şikayetçi olmamak dünyanın kalbe girmediğinin emaresi olur.

e. Emek-Sermaye Dengesi

Tarihin sayfaları zaman zaman emek-sermaye kavgasına şahit olmuştur. Bu kavganın belli ölçek ve formatlarda bugün de devam ettiğini söylemek pekala mümkündür. Öteden bu yana bir kısım insanlar, sadece emeği esas alarak tefrit çizgilerini zorlarken, diğer bir kısmı ise bütün işlerini sermayeye bina etmek suretiyle ifrat sınırlarında dolaşmaktadırlar.

Yalnız emeği esas alan anlayış, insanları, neticede tarihî maddeciliğin vardığı korkunç diyalektiğe götürmüş ve onları ileri derecede servet ve zengin düşmanları hâline getirmiştir.

10