Bazen insanın başından geçen şeylerin, onun kendi nankör nefsini ikna etmesi bakımından da ayrı bir önemi vardır. Bakın bir misal arz edeyim. Bir yerde arkadaşlar bir araya gelmiş, kitap okuyorlar. Hodfuruş, gaddar bir kesimin bazı planlar çevirdiklerini duyunca da toplanıp dua ediyorlar. Bunlardan bazıları Ashab-ı Bedir’i okuyor. Bedir Ashabı ki, onlar kimsenin kendileriyle boy ölçüşemeyeceği kimselerdir. Şöyle ki, harbin, vuruşmanın ne demek olduğu bilinmediği bir dönemde, kendilerinden kat kat üstün bir düşmanla yaka-paça olmuş ve din-i mübin-i İslâm’ı, onun yüce peygamberi Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) savunmuşlardır. Ve hele onların arasında, Uhud’da da bu kahramanlığına ayrı bir buud kazandıran Hz. Hamza (radıyallâhu anh) vardır ki, o bir aslanlar aslanıydı.
Evet, işte bu sıkışık zamanda bu insanlar Hz. Hamza’ın ruhaniyetine tazimat ve tekrimatlarını arz ediyorlar. Oradakilerden birisi çadırında uyku-uyanıklık arası, birdenbire bir manzarayla karşılaşıyor. Başlarında miğferleri, ellerinde tuğları, sırtlarında zırhlarıyla müthiş bir ordu tarrakalar çıkararak oraya geliyor, kim oldukları sorulunca da Ashab-ı Bedir oldukları söyleniyor. Hatta onlardan biri, Cenâb-ı Hakk’ın kuvvet ve kudretini temsil etme bakımından, elindeki mızrağı, delinmez gibi görünen kapıya vurunca, kapının bir tarafından giriyor, öbür tarafından çıkıyor. Tam o mızrağın atılması esnasında, başka bir yerde başka bir hâdise cereyan ediyor. Kötü düşünce ve kötü duyguların esiri bir kısım sefil ruhlar, tam onların bulunduğu yere gelirken, virajda kaza yapıyor ve bu kazada arabaları yanıyor, dolayısıyla da mızrağın nereye atıldığı tebeyyün ediyor.