İçeriğe geç
“Derd-i hicrana tabibim bir devâ bilmez misin? Göz ucuyla bir nigâh-ı âşinâ bilmez misin? Hep cefa dersin talim etti üstad sana! Ey cefa-cû nidüyüm semt-i vefa bilmez misin?”

güzel güftesini ele alalım. İster güftesi, ister bestesi kendi kendine, sebepler dairesinde oldu diyenler, “Bu şiir, harflerin yuvarlana yuvarlana bir araya gelmesiyle olmuştur.. bestesi, ağaçların nağmelerinden bulunmuş, ona göre tespit edilmiştir.” demek gibi bir garabet içindedirler.

Hâlbuki daha sırrını tam olarak çözemediğimiz göz, bundan daha basit değildir. İnsanın kalbi, beyni hâlâ tam keşfedilememiş birer muamma gibidir. Evet, insanın bir muhteşem âbide hâlinde yaratılışını tabiata vermek, kendi kendine oluyor demek veya sebeplere bağlamak, kâinattaki âhenk ve nizamı görememe değil de ya nedir?..

Atmosferdeki oksijen nisbeti, dünyamızın dönmesi ve dönerken de bir meyille dönmesi, güneşin bize olan uzaklığı.. ve daha neler neler… hepsi o muhteşem Hâlık’ın, o tesbihe, takdise şâyeste Allah’ın icraatı, O’nun sanatı, O’nun meşîeti, O’nun yaratması değil midir?

Hayat da, başlı başına bir muamma ve Cenâb-ı Allah’ın varlığının delillerinden bir diğeridir.. evet, hayat, öyle bir muammadır ki, onu da kuru maddiyecilikle izah etmek mümkün değildir. Hayat, bilhassa üç nokta itibarıyla apaçık Allah’ın varlığına delâlet eder.

140