Evet, sistemlerden zerrelere kadar her şey Allah’a verilmedikçe hiçbir problem izah edilemez. Eşya, sonradan meydana gelmiştir, hâdistir. Her hâdisin bir muhdisi vardır. O da ezelî ve ebedî Allah’tır (celle celâluhu).. ve O, bütün göklerin ve yerin yaratıcısıdır.
Allah varlığının sabah aydınlığı gibi olan münasebetlerinden bir ikincisi de her şeyin çehresinde bir meşîet ve iradenin müşâhede edilmesidir.
İnsanların ağzından çıkan, dinsizliği işmam eden ve ehl-i imanın da bilmeden kullandıkları, eşyanın ortaya çıkışıyla alâkalı –Üstad’ın tabiriyle– üç kelime vardır ki, eşya ya kendi kendine meydana gelmiştir (abiyogenes) ya onu sebepler icat etmiştir veya her şeyi tabiat yapmaktadır. Aslında bu üç dehşetli kelime, doksan muhâlâtı içine alır. Biz, bu üç kelimenin tersine olarak diyoruz ki, her şey irade ve meşîet sahibi bir zat tarafından, onun program, plan ve hesabına göre vaziyet almış ve yaratılmışlardır ki o da mutlak kudret sahibi olan Allah’tır (celle celâluhu).
Yukarıda zikredilen üç kelimeyi kullanan, bunlara veya bunlardan birine inanan ve bu şekilde kendini teselli edenler, esasen kendilerine karşı tenakuz içerisindedirler. Eşyayı tesadüflerle yorumlayanlar, amipe tesadüflerle oldu diyorlar. Hâlbuki bu hücre, o büyülü yapısıyla ve devlet gibi işleyişiyle bir harikadır. Evet, “Hücrenin yapısına şaşakaldık.” diyen Engels, kendisiyle tenakuz içindedir. Hücreye tesadüf diyen, güneşe de tesadüf diyor. Şuursuz atom parçacıklarının biraraya gelerek güneş olmalarına, ısı ve ışık kaynağı hâline gelmesine “Evet” diyenler tenakuzun katmerlisini yüklenmişlerdir. Bütün bunlar, “Kendi kendine oldu.” diyenler, kendi kendileriyle müzaaf çelişki içerisindedirler.
Düşünün ki, biri size bir şiir söylese, meselâ Hüseyin Efendi’nin,