Dördüncü Bölüm Büyüteç
“BENİ ANLAYAMADILAR”
Üstad Bediüzzaman’ı, yaptığı insanüstü hizmetlerle anlamak zor olduğu gibi, bilkuvve yapabileceği şeyleri idrak etmek de oldukça zordur. O, Dost’a vuslat anının yaklaştığı o son demlerinde, yanındaki en sadık talebelerine: “Beni anlayamadılar!” der, inler.
Bence, bu mesele üzerinde durulmaya değer. Acaba Üstad’ı anlamayanlar, yaşadığı dönemin cebbar hafiyeleri miydi, yoksa kendi vefalarıyla onun çevresinde dönüp durdukları ve onu kabul ettikleri hâlde, o misyon insanının esas vazifesini tamamıyla kavrayamayanlar mıydı? Şunu özellikle vurgulamakta yarar görüyorum ki, eğer bu serzeniş talebe ve dostlarına idiyse, bu sözden bizim almamız gereken hisse ötekilerden çok daha fazladır.
Üstad, insanlığa hizmet adına yaptığı faaliyetler ve miras olarak bıraktığı nadide eserleriyle meydandadır. Onu görmezlikten gelenleri, dün Kur’ân’ı ve Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) görmezlikten gelenlere mukayese ederek anlayabiliriz. Evet, bazıları, İnsanlığın İftihar Tablosu’na karşı gözlerini yummuş ve O’na bakma lüzumunu bile duymamışlardı. Şahsen ben, Bediüzzaman’ın da yakın-uzak, vefalılar-vefasızlar açısından aynı kaderi paylaştığına inanıyorum.
Üstad, bütün dünyaya yeniden dirilişin mesajını sunan ama buna rağmen kendi iç fethini de gerçekleştirebilmiş nadide insanlardan biridir. Meselâ o, bir yerde içine “Dine hizmet ettim” duygusu gelince hemen, “Sen kendini racül-i fâcir bilmelisin.” diyerek, kendisini hesaba çeker ve kendini âdeta fâsık bir adam kabul edip nefsini yerden yere vurur. Bir başka yerde, “Sen Allah’ın nimetlerine mazhar değil, memersin.” mülâhazasına sarılarak en yüksek bir tevazu ve mahviyet örneği sergiler.