Evet, bu büyük insan, temsil ettiği misyonu itibarıyla hep büyümüş ama büyüdükçe daha bir mütevazi hâle gelmiştir. Fakat o, kendi mahviyet ve tevazuunu anlattıkça çevresindekilerden bazıları –hâşâ– İmam Rabbânî Hazretleri’nin böyle bir tevazu ve şahsî muhasebe adına “Nefsim itibarıyla ben kendimi …k bile görmüyorum.” sözüne karşılık “Acaba bunda gerçekten bir …k mi var? vs. demek gibi, “Acaba Bediüzzaman gerçekten kendi kametini mi anlatıyor?” zannına kapılmalar ve onu kendi bayağılıklarıyla mukayese etmeler olabilir. Hâlbuki Üstad, bu sözleri nefsiyle Allah arasındaki münasebeti açısından söylemiştir.
İhtimal bazıları onu hiç anlamamışlar ve kendi zaviyelerinden bakarak bu sözleri yanlış değerlendirmişlerdir. Oysa bana göre, umumî bir dirilişin dellâlıdır bu ciddî insan. Kendisine en küçük bir pâye vermeyen bu yüce kamet, –kendi ifadesiyle– ihsan-ı ilâhî tarafından omuzuna konulan ulvî vazifeyi ifa etmek için, “13. asrın minaresinin başında durmuş, sûreten medeni, sîreten çok geri olan” asrın bedevi insanlarını Hz. Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) imametini eda ettiği, küre-i arz mescidindeki namaza davet etmiştir. Ama onun bu daveti, atom bombasının patlamasındaki farklı tesirler gibi insanlar üzerinde farklı şekillerde etki göstermiştir.
Meselâ, Türkiye’de yaşayan bir kısım kimseler onun iman adına telkin ettiği yüce hakikatlerden ve o mükemmel şahsiyetin temsil gücünden doğrudan doğruya istifade etmişlerdir. Bu insanlar, ayın on dördünün güneşe mukabil gelip de, güneşin şualarını absorbe etmesi gibi, sinelerini onun neşrettiği Kur’ânî hakikatlere açarak, onları pratiğe dönüştürmüşlerdir. Evet, artık dört bir yanda onun düsturları yaşanmakta, onun gördüğü rüyalar tabir edilmekte ve onun hülyaları yorumlanmaktadır.