İster onun fikir, düşünce ve kalb hayatı, ister delice Allah’la irtibatı, mekânüstü-zamanüstü bir yerde enbiyâ-i izâmla sık sık görüşmeye açık mübarek hayatı, dava-yı nübüvvetin vârisi olma keyfiyeti ve isterse Şah-ı Geylânî, İmam Harrânî ve İmam Rabbânî gibi kuvve-i kudsiyesinin bugünlere kadar uzaması, onun nasıl bir şahsiyete sahip ve nasıl bir vazifeli olduğunu ifade ettiği hâlde, hâlâ ona, kalb ve gönül dünyası itibarıyla kapalı kalanlara “Allah insaf versin!” demekten başka elimizden bir şey gelmez.
Biz, bir nurlu yoldayız. İnsan ya bütün şartlara rağmen bu yolda yürür ve maksuduna erişir ya da gerisin geriye dönerek daha yolda iken dökülür. Bu her iki durum da hepimiz için mukadderdir. Zira Allah, hakkımızda ne takdir buyurmuş bilemeyiz.
Evet, biz, her köşe başında ayrı bir imtihan olan çetin bir yoldayız. “Bu yol uzundur, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var.” Biz ise âciziz, hiçbir garantimiz yok, ancak matluba ulaşmada bir karınca misali yolda olma, gücümüz yettiğince bu yola baş koyma ve ayağımızı öbür âlemin koridorundan içeriye atma, el ve his yordamıyla kapının arkasında durup içeride olup biten şeyleri sezmeye çalışma gibi vesileler var. Bütün bunları küçümseyemeyiz. Ne var ki, bütün bunlar, yolda olmayı da değiştirmeye yetmez. Kudsîlerle ayrı bir mânâ kazanan bu yol, dünya kadar cehd ve bir o kadar da sancı ister. Zira her sancı bir kutlu doğumla neticelenir.
İşte içinde bulunduğumuz şu günler ve şu köhne dünya da birbiri ardına doğacak sürprizlere gebedir ve vakt-i merhunu geldiğinde –Allah’ın inayetiyle– bu sürprizler peş peşe zuhur edecektir.