İçeriğe geç

İbrahim (aleyhisselâm), çölün ortasına hanımını, çocuğunu bıraktıktan sonra, “Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: Rabbim! Bu şehri (Mekke’yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. (…) Ey Rabbimiz! Ey Sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, çocuklarımdan bir kısmını senin Beyt-i Harem’inin (Kâbe’nin) yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve meyvelerden onlara rızık ver. Umulur ki, bu nimetlere şükrederler.”15 diye dua etmiş. Allah (celle celâluhu) bu duayı öyle bir kabul buyurmuş ki, o gün-bu gün insanlık akın akın o emin beldeye gidiyor, Kâbe’yi tavaf ediyor.. ve orası öyle mukaddes bir yer oluyor ki, Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar meleklerin ve ruhanîlerin metafı hâline geliyor.

Devr-i Risaletpenâhî’de de dualar edilmiş ve bu dualara cevap verilmiştir. Daha Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberlik gelmeden O’nun yüzü suyu hürmetine yağmur istenmiş; istenilmiş ve daha eller aşağıya inmeden bardaktan boşanırcasına yağmur yağıvermiştir. Bi’setten sonra da bu ve benzeri duaların tesiri hep devam edegelmiştir.

Duada azim bir tesir vardır ve dua mahz-ı ubûdiyettir. Evet “Dua edin, icabet edeyim.”16 demek suretiyle Cenâb-ı Hak, bizlere aynı zamanda dua ile Kendi varlığına istidlâl yolunu göstermektedir.

Kur’ân, “Darda kalan, dua ettiği zaman, ona icabet eden kimdir? Düşündünüz mü?”17 diyor. “Kullarım Beni sana sordukları vakit, de ki, Ben onlara yakınım, Bana dua ettiği zaman dua edenin dileğine karşılık veririm.”18 buyuruyor. Öyleyse insanlar, her zaman Cenâb-ı Hakk’a duada kusur etmemelidirler ki, aslında öyle dua edenlerin alınları ve çehreleri Allah’ı gösteren birer mücellâ ayna hâline gelir.

144