Yatsı vakti, her şeyin bitişiyle birlikte insan ömrünün de bitip kaybolmasını hatırlatır. Vefat ayrı bir şeydir; insan öldüğü zaman arkasından ağlayanlar, musalla taşında ayağının bağı çözülenler ve kendinden geçenler olur. Fakat aradan belli bir müddet geçtikten sonra, o insanın hatıraları dahi zihinlerden silinir, ruhlar, ona ait mânâya karşı bomboş hâle gelir ve âyet-i kerimenin ifadesiyle “unutulup gitmiş” olur.256 Nice kimseler vardır ki, vefat eden anne babalarını ya da akrabalarını ancak yedisinde, kırkında ya da elli ikisinde hatırlar, onun için ağlar sızlar ya da hayır hasenat yaparlar. Demek insan, aradan seneler geçtikçe hiç yaşamamış gibi olur.
İşte yatsı vakti, insana, her şeyin bitip tükendiği ve kendisinin kabirde her türlü aydınlıktan mahrum kalacağı bir ânı hatırlatır. Böylesine gönlü kırık, hissi yıkık ve bütün duyguları alt-üst olmuş bir kulun yapacağı tek şey; o dakikada dahi teselli dilemek ve dilenmek için yatsı namazında Rabbine koşmak, gecesini o huzurla aydınlatmak, kışına bahar havası serpmek, dökülüp saçılan yıldızları yeniden semasına perçinlemek ve zevale meyleden ömrünü, yeni bir hayatın başlangıcı yapmak, “Burada bitip tükendik ama bu batış bir doğuşun müjdesini de taşıyor, öldüğümüz gibi tekrar dirileceğiz.” demek ve bu duygularla seccadeye alnını öptürmek olacaktır.