İkindi vakti, güneşin gurûba meyl hengâmıdır. Dolayısıyla bu vakit insanlığın ihtiyarladığı ânı ve son peygamber Fahr-i Kâinat’ın tulûuyla birlikte gurûbunu da hatırlatır. Biz, ikindiyi eda ederken, her şeyin gurûba doğru yüz tuttuğunu ve birkaç saat sonra yeryüzünde her şeyin silinip kaybolacağını ve ayaklarımızdaki sızı, belimizdeki ağrı, başımızdaki beyaz tüylerle kendi nefsimizin de fani ve yavaştan zevale doğru yaklaştığını anlarız. İşte tam ümitsizliğe ve inkisara düşeceğimiz böyle bir vakitte ezan sesi kulaklarımıza gelir ve bu fani hayatı bâkileştirme yolunu bulduğumuz için sevinir, bu neşve ile namaza koşarız.
Yine bu vakit, Efendimiz’in asrına da delâlet eder. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisinin ikindi güneşi olduğunu bildirir ve kendi ümmetiyle geçmiş ümmetlerin kıyasını şöyle yapar:
“Sizden önce geçen ümmetlere nazaran sizin bekânız, ikindi vakti ile güneşin batması arasındaki müddet gibidir. Tevrat ehline Tevrat verildi, onlar gün ortasına kadar onunla amel ettiler. Daha fazla devam etmekten âciz kaldılar. Onlara kırat kırat ücretleri verildi. Ardından ehl-i İncil’e İncil verildi. Onlar da ikindi namazına kadar çalıştılar. Sonra onlar da âciz kaldılar, kırat kırat onlara da ücretleri verildi. Bize ücretimiz ikişer kırat verildi. İki kitap mensupları, ‘Ey Rabbimiz! Sen bunlara ikişer kırat verdin. Hâlbuki bize birer kırat vermiştin. Hâlbuki biz, amel yönüyle onlardan ileriyiz!’ dediler. Allah da (celle celâluhu), ‘Ben ücretlerinizde bir haksızlık yaptım mı?’ buyurdu. Onlar ‘Hayır!’ dediler. Allah da, ‘Öyleyse bu benim lütfumdur, onu dilediğime veririm.’ dedi.”253