Kur’ân-ı Kerim’de bu hakikate işaret eden pek çok âyet vardır. O âyetlerde resmedilen tabloları, hayal dünyasında canlandırıp da ağlamayan insanın olabileceğine ihtimal veremiyorum. Veya o tablolara bakarak kendini mücrim yerine koyup Mevlâ’nın kapısına yönelmeyen bir inanmış gönül tasavvurunda zorlanıyorum.
Meselâ: رَبَّنَۤا إِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِي لِلإِيمَانِ أَنْ اٰمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَاٰمَنَّا رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الْأَبْرَارِ“Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki biz, ‘Rabbimize iman edin!’ diye seslenen bir davetçiyi (Peygamber’i, Kur’ân’ı) işittik, hemen iman ettik. Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al, ey Rabbimiz!”33
Bunlar günahlarından sıkılan, isyanlarından bîzâr olan kalbi kırıkların feryadıdır. Burada en çok dikkati çeken ifade, günahlarının affını talep eden insanların “ebrar”dan olabilme istekleridir. Ebrar, Allah’a ulaşma adına zirvelere namzet kişilere verilen isimdir. Bunun bir adım ötesinde “mukarrabîn” yer alır. Mukarrabîn ise, maiyyet-i ilâhiyeye ulaşmış haslar demektir. Bu çerçevede Nebi mukarrabînden ise –ki öyledir– ashabı da ebrardır. Bunlar arasında umum-husus farkı vardır. Ayrıca ebrar adına hasenât sayılan nice şeyler, mukarrabîn için günahtır. Günaha batmış-çıkmış insanların mukarrabînden olmaları zor –imkânsız değil– olduğu için, bunlar “ebrar”dan olmayı arzu etmişlerdir.
Devam ediyor âyet: رَبَّنَا وَاٰتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلٰى رُسُلِكَ وَلَا تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ“Rabbimiz! Bize peygamberlerin vasıtasıyla vaadettiklerini de ikram et ve kıyamet gününde bizi rezil ü rüsvay etme. Şüphesiz Sen vaadinden asla caymazsın.”34
Dipnotlar
- 33 Âl-i İmrân sûresi, 3/193.
- 34 Âl-i İmrân sûresi, 3/194.