Bu âyetin devamında Kur’ân, وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ أَمْوَاتٌ بَلْ أَحْيَۤاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ“Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz onu anlayamazsınız.”29 diyerek, meselenin farklı bir boyutunu da nazara verir. Aynı hakikat Âl-i İmrân sûresinde ise şöyle ifade edilir: وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللّٰهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَۤاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın; aksine onlar diridirler; Allah’ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir hâlde Rabbileri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar.”30
Bu iki âyetin ifade ettiği husus öncelikle insan şuurunun taalluk etmediği bir hayat tarzının var olduğudur. Şuurun taalluk etmediği böyle bir meselede yapılacak şey, onu iman, itminan ve teslimiyetle karşılamaktır.. evet, mü’mine düşen görev de işte budur.
Sâniyen, âyet şehadet şerbetini içerek ahirete irtihal edenlerin yakınlarına da ciddî mesajlar vermekte, onları teselli ve tesliye etmektedir. Şimdi, bu âyetin ifade ettiği hakikat çerçevesinde Uhud’da amcası şehit olan Hz. Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) düşünün. Şayet bu olmasaydı, benim kanaatim o ki, Nebiler Serveri’nin o incelerden ince kalbi, Hz. Hamza’nın ölümü karşısında çok hırpalanacaktı.
Ve yine babası Uhud’da şehit olan Cabir b. Abdullah babasının geride bıraktığı bir yığın borç ve birçok yetimi nazara alarak, bunların genç yaşta sorumluluğunu üstlenmek gibi şok hâdiselerle gönlü lime lime olacaktı… Ne kadar imanlı da olsa, onun duygularının, hissiyatının altüst olduğunda ve mutlaka teselliye muhtaç bulunduğunda şüphe yoktur. İşte bu âyet, Cabir ve Cabir gibilere de bu çok önemli teselliyi vermektedir.
Dipnotlar
- 29 Bakara sûresi, 2/154.
- 30 Âl-i İmrân sûresi, 3/169.