İçeriğe geç

Bunu belki iddia sayabilirsiniz; ama ben bunu Kur’ân’ın kuşatıcılığına dayanarak arz ediyorum. Çünkü Kur’ân, insan için gelmiş bir kitaptır.. ve o, ilimde, fende ve içtimaiyatta ‘insan’ merkezli bir medeniyet tavsiye etmektedir. O insan ki, Kur’ân’a göre, koskoca bir kâinat mahiyetinde yaratılmıştır. Baharı, yazı, çiçeği ve arısıyla bütün varlık, onda mündemiçtir. Şairimiz, bu büyük mânâyı Hz. Ali’nin bir sözünü açıklama sadedinde: “Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir” şeklinde seslendirir.

Evet, âlemler onda gizli, o ise varlığın özü gibidir. Kaldı ki, birçok hakikatin, içinde câmî bulunduğu bu insan, sabahtan akşama, akşamdan sabaha birçok değişik atmosferde sürekli bir kısım psikolojik ve ruhî hâllere mazhar olur veya maruz kalır. Öyle ki, bazen nebatî mertebeye iner, bazen sadece hava alıp veren bir mahluk hâline gelir, bazen de hayvaniyet mertebesine düşer.. bu mertebede o artık behimî ve şehevî hislerden başka bir şey duymaz. Buna karşılık, onun öyle bir ânı da olur ki, o dakikada kâinat ayağının önünde bir top gibi kalır. Düşünce ufku itibarıyla gider ta Arş-ı A’zam’a uzanır, Sidre’yi gömlek gibi giyer ve Resûlullah’ın ayağının ulaştığı noktaya yaklaşır ve bütün mâsivâyı geride bırakır. İlim bu durumu, laboratuvarların dar dünyası ve dar imkânları arasına sığdıramaz. Zaten onun bunu ölçüp-biçebilecek bir kıstası da yoktur.

Şimdi, bütün bunlar sadece sevk-i tabiî ile izah edilebilir mi? İnfialler, refleksler, heyecan ve hisler, gözyaşları, öfke ve gazabın bin türlüsü, nasıl böylesine basit bir tabirle izah edilebilir ki?..

C. İnsan Eksenli Kur’ân Tefsiri

299