Hatta insan, bir âyette kendini görüp bulamasa da, bir başka âyette mutlaka Kur’ân kelimelerinin onun kalbini avucuna aldığını, gönlünü okşadığını ve nabzını tuttuğunu görür gibi olur. Ne var ki, Kur’ân’a tam gönül vermeyenin, onu anlaması ve onda kendini bulup kendini kavraması da çok kolay olmasa gerek. Evet, Allah (celle celâluhu), insanı Kur’ân’da âdeta şifrelemiştir. Bu şifre çözüldüğü an her şey anlaşılacaktır. Kur’ân, şu koca kâinatın en ücra köşelerinde yapayalnız olan insana Allah’ın en büyük bir lütfu, ihsanı ve hediyesidir. İnsan, onunla dostluk kurabildiği takdirde kendini tanır, Yaratıcısına iltica eder ve her türlü yalnızlıktan kurtulur.
Doğrusu insan, ancak Kur’ân’ın içine girebildiği ölçüde onun nasıl bir kitap olduğunu kavrar. Zira Kur’ân, insanla kâinat arasında bir koordinatlar mecmuasıdır. Dahası Kur’ân, insanı dünyaya baktırdığı gibi ukbâya da baktırır. Fenâya ve bekâya mazhar yönleriyle onu cemeder ve bütünleştirir. Maddesinin anatomisini yaptığı kadar, ledünniyatının da anatomisini ortaya kor. İnsanın nasıl bir gelişme ve terakki, ya da düşüş ve tedenni yolu takip ettiğini, şekilden şekle, hâlden hâle, tavırdan tavıra girerken hangi mertebe ve makamlardan geçtiğini ve hisleri, heyecanları ve ruhî referanslarıyla nasıl bir çizelge ortaya koyduğunu bütünüyle Kur’ân’da bulmak mümkündür.
Modern Psikoloji, henüz insanı bu ölçüde tanımaktan çok uzaktır. Şunu da kat’iyen ifade etmeliyim ki Kur’ân’ın, psikolojinin geliştirdiği tecrübî metotlarla kesinlikle alâkası yoktur. Evet, çok defa hayvanlar üzerinde yapılan tecrübelerle, insanı izahta kullanılan prensiplerin, Kur’ân âyetleri ile uzaktan yakından bir irtibatı söz konusu olamaz. Ve psikoloji, ancak ulaşabildiği en son noktalarda ve en doğru tespitlerinde, Kur’ân’ın âyetlerindeki espriyi kavrayabilir.