“Kur’ân’ı anlama” mevzuunda, Kur’ân’ı en iyi anlayan ve onu özüne ve tabiatına uygun bir şekilde tefsir edenlerin sahabe efendilerimiz (radıyallâhu anhüm) olduğunu daha önce ifade etmiş ve büyük ölçüde tâbiîn devrinde de bu anlayış ve yaklaşımın devam ettiğini vurgulamıştık. Aslında, tâbiîn döneminde, her biri pek çok asrı bir müceddit gibi tenvir edecek seviyede büyük imamlar yetişmiştir.
Bu dönem, çok velûd ve münbit bir dönemdir. Bu vadinin kahramanlarından, “Ben, Kur’ân-ı Kerim’i İbn Abbas’tan (radıyallâhu anh) tefsiriyle birlikte hatmettim. Resûl-i Ekrem’den ona dupduru intikal eden mesajları İbn Abbas’tan bizzat dinledim.” diyen Said İbn Cübeyr, İkrime ve Tavus b. Keysan gibi dev şahsiyetler akla ilk gelen örneklerdir ki, bunlar bulundukları yerlerde birer işaret projektörü gibiydiler.
Medine-i Münevvere’de Ebu’l-Âliye ve Zeyd b. Eslem, Irak’ta ise, Alkame b. Kays, Hz. Âişe’nin (radıyallâhu anhâ) tilmizlerinden Mesruk, Mürretü’l-Hemedânî ve Basra’nın aydınlık siması Hasan Basrî, bu dev şahsiyetlerden sadece birkaçı idi ki, bunlar Kur’ân’la alâkalı yaptıkları yorumlarla hem kendi devirlerini hem de kendilerinden sonraki asırları aydınlatan simalardı. Ayrıca o günün Müslüman beldelerinin hangisine gidilse, hemen her zaman böylesine kâmet-i bâlâlarla karşılaşmak mümkündü.
Daha sonra, bu zirve insanlara bağlı olarak, rivayet ve dirayet vadilerinde binlerce müstakil tefsir yazılmıştır. Bunlar içinde yoldakilere rehber mahiyetinde olanlara kısaca işaret etmekle, bir ölçüde de olsa Kur’ân ve onun tefsirine karşı gösterilen ihtimamı ifadeye çalışalım.