لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ beyanında لَعَلَّ’deki tereccî mânâsı mütekellime râci olarak düşünülürse şu mânâ melhuz olur: Sizin takva dairesine girmeniz ancak bu suretle mümkündür; ancak Allah (celle celâluhu) bu işleri yapsanız dahi sizi daire-i takvaya sokma mecburiyetinde değildir. Fakat muhataplar olarak sizin takva ümit etmeniz ancak bu yol ve bu surette olabilir. Hak (celle celâluhu) nazarında sizden ümit edilen budur. Zira donanımınız bunu gerektirmektedir. Risaleler’de de ifade edildiği gibi, arslanın pençesine ve kavunun tadına bakan anlar ki, evvelkisi parçalamak için, ikincisi ise yensin diye yaratılmıştır. İnsanın mahiyetine bakıldığı zaman anlaşılan ise şudur: O, daire-i takvada Mâbud-u Mutlak’a ibadet etmek, kullukta bulunmak için halk edilmiştir. Ayrıca, لَعَلَّ’nin müşahitlere ait yönüyle de biz yine bu tevcihte bulunmak istiyoruz.. evet O (celle celâluhu), öyle lütufkâr bir Rabdir ki, yeryüzünü bir döşek gibi yaratıp bütün ilâhî nimetlerini sağanak sağanak başlarımızdan aşağıya boşaltarak dünya ve ahiret saadetimizi temin etmiş ve her lütfuyla bize kendini duyurmuştur.
“Yeryüzünün bir döşek, “firâş” olarak anlatılması yerine “mefrûş” denmesi daha uygun olur muydu?” diye akla gelebilir. Fakat bu kelimeyle zikredilerek sanki ayn-ı döşek, ayn-ı mahall-i rahat ve ayn-ı mahall-i saadet olduğunun vurgulanması daha latif düşmüştür. Ayrıca Allah (celle celâluhu), türlü türlü nimetlerle donatıp tanzim ettiği, dünya ve ahiret saadetinin anahtarı ve kilidini içine derc ettiği küre-i arzı, iç ve dış bozucu unsurlardan korumak için de gök kubbeyi ona bina yapmıştır ki, âlemin nazarlarına teşhir ettiği sanatların bozulmaması, korunması, neşv ü nema bulması ve faydalı hâle gelmesi için böyle bir lütuf tecellisi de ayrı bir hatırlatıcı olmuştur.