Ubûdiyet aynı zamanda insanı içtimaî ve şahsî kemale erdiren önemli bir dinamiktir. Zaten içtimaî kemal dediğimiz şey de şahısların ve fertlerin kemaline vâbestedir. Cemiyeti oluşturan fertler kemale ermedikten sonra toplumun kemali düşünülemez. İnsanın mahiyeti, cüzî fakat istidatları çok geniştir. Kitab-ı kebir-i kâinata bir fihriste mahiyetinde yaratılan insan, istidatlarını inkişaf ettirebildiği ölçüde ve kulluğu sayesinde küçük bir cirim olmadan çıkar, âlemin enmûzeci hâline gelir. O, âlemde gizlenmiş olan hakikati veya mahiyeti ancak böyle bir kulluk sayesinde duyar. Aslında kulluk, abd ile Mâbud arasında çok ulvî bir intisabın ifadesidir. İnsan hangi pâyeler, hangi makamlarla serfirâz olursa olsun ancak Allah’a intisaptan ibaret olan kullukla kemalin zirvesine yükselebilir. Keza o kullukla kendi mahiyetini ulvileştirmek suretiyle Cennet’e ehil hâle gelir ve Allah’ı görmeye liyakat kazanır; kazanır da bu sayede esfel-i sâfilîne düşmekten ve Cehennem’e yakıt olmaktan kurtulur.
Burada diğer bir husus da, Cenab-ı Hak (celle celâluhu) insanı kulluğa davet edip de ulûhiyetini hatırlatarak onu rubûbiyeti karşısında inkıyada davet buyururken, bu işteki hikmet ve delili de göstermiş olmaktadır. Bu âyette Cenab-ı Hakk’ın ulûhiyet ve rubûbiyetine ve bizim de kulluk yapmamızın gerekliliğini gösteren, –İşârâtü’l-İ’câz’da ifade edildiği gibi[3]– bir hayli vâzıh “innî” ve “limmî” delil vardır. Eserden müessire intikal suretiyle istidlâle innî diyoruz ki, bu kat’iyet ifade eder. Müessirden esere geçmeye de limmî diyoruz. Ayrıca bu delil-i innî içinde ve özünde hem bir delil-i inayet hem de bir delil-i ihtirâ mevcuttur.