İçeriğe geç

Âyetlerden istihraç edeceğimiz meselelerin başında hiç şüphe yok ki, burada bidayette arz edildiği gibi, Cenab-ı Hakk’ın tevhid-i ulûhiyetini, tevhid-i ubûdiyetimizle ilan edip, tevhid-i rubûbiyete karşı secde-i şükrana kapanmak gerektiğidir. Zaten bu iki âyette anlatılan hakikat de bundan ibarettir; yani bu âyetlerde, fıtratın gayesinin ubûdiyet olduğu ifade edilmektedir ki, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ “Ben cinleri ve insanları sırf (Beni tanıyıp yalnız) Bana ibadet etsinler ve kullukta bulunsunlar diye yarattım.” (Zâriyât sûresi, 51/56) âyeti de vicdanî bir mârifete, kalbî bir iz’ana bağlı böyle bir kulluğu anlatmaktadır. Risaleler’de de ifade edildiği gibi “Ubûdiyet mukaddime-i mükâfat-ı lâhika değil, netice-i nimet-i sâbıkadır.”[1] Evet ibadet, daha sonra Cenab-ı Hakk’ın bize bahşedeceği lütuflara bir sebep, bir illet, bir mukaddime değil, belki şu âna kadar daire-i vücuda çıkmış ve bizim onunla perverde olduğumuz âfâkî-enfüsî, sonsuz nimetlere karşı bir şükran vazifesini îfâ etmekten ibarettir.

Aslında mahiyet itibarıyla ubûdiyet, bütün çeşitleriyle, mü’minin nazarî plândaki durumunu amelî plânda takviye etmekte ve o nazarîyi meleke hâline getirmektedir. Yine bu hususa da Risaleler’de dikkat çekilerek şöyle denilir: “Allah’a kulluk, mesâil-i akaidiyeyi, insanda râsih meleke hâline getirir.”[2] Ayrıca, pek çok düşünür ve kalb-ruh erleri nazarî akılla Allah’ın gerçek mânâda bilinemeyeceğini, ancak amelî akıl ile onun vicdanda tam duyulabileceğini, insan tabiatının bir derinliği hâline geleceğini söylerler ki, doğrudur. Bu da bize, Kant’ın, “Nazarî akılla Allah bilinmez, amelî akılla bilinir.” sözünün mânâsını hatırlatmaktadır. Evet biz, inanılması gereken iman esaslarının hakikatini, onlara inandıktan sonra sâlih ameller ile onları tahkim edip kalbimizde râsih melekeler hâline getirmek suretiyle ancak duyabiliriz.

435