Onu izlemeye devam ediyordum. Yaralı kolu, kılıç kullanmasına mâni oluyordu. Düşman saflarına yaklaştığı sırada ayağıyla koluna bastı ve boşlukta sallanan kolunu koparıverdi. Biraz sonra da o âna kadar gözlerimle ancak takip edebildiğim Ebû Akîl’i kaybettim. O, çoktan düşman safları arasına dalmış ve kayıplara karışmıştı.
Günün sonunda İslâm ordusu galip geldi. Ben aradım ve Ebû Akîl’i buldum. Rengi sararmış, benzi solmuş ve vefatına ramak kalmıştı. Buna rağmen o, vazife yapamamanın ezikliğiyle yüzünü kaçırıyordu. Son dakikalarını yaşadığı belliydi. Başında dikildim. Yüzüme bakmak istemiyordu. Belki de bakacak hâli yoktu. Yanına yaklaştım. Bir tek kelime söylemeye gücü vardı. Kulağımı ağzına verdim ve ne dediğini zorlukla anlayabildim. “Kim galip?” diyordu. “Müjdeler olsun, Allah düşmanı öldürüldü.” dedim. Benden müjdeyi alınca, o âna kadar solgun olan yüzünde birden güller açarcasına bir tebessüm belirdi. Parmağını yukarı kaldırdı ve anlayamadığım bir şeyler fısıldamaya başladı. Belli ki kendine şehadeti nasip eden ve İslâm’ı aziz kılan Allah’a hamd ediyordu. Az sonra da son nefesini verdi.
Geldim ve olup biteni babam Ömer’e naklettim. Ayaklarının bağı çözülmüş gibi oturup ağladı. ‘Oğlum!’ dedi, ‘Onun hayatı boyunca aradığı o idi. Bedir’de aradı bulamadı; Uhud’da peşine düştü olmadı; derken Allah ona aradığını Yemame’de lütfetti.’”17
Ebû Akîl destanı dediğimiz bu misal, kendisinden malı istendiğinde malını, canı istendiğinde de canını rahatlıkla ortaya koyabilmenin destanıdır. Bu türlü destanların sayılarının artması, daha küçükken çocuğun beşiğinin semahat hisleriyle sallanmasına vabestedir.
İşte zekât, insanları vermeye alıştırır. Bir kere vermeye, fedakârlığa, semahate alışan biri de, malı gerektiğinde malını, canı gerektiğinde canını, malın-canın asıl sahibinin yolunda dökmekte tereddüt etmez.