Ebû Akîl, sırtında küfesi olduğu dönemde yapması gerekeni yapmış, vermesi gerekeni cömertçe vermesini bilmişti ve tarihin sayfalarına “Sahibü’s-Sâ’” (Sâ’ sahibi) olarak geçti. Aynı Ebû Akîl, karşısına Bedir çıkınca hiç tereddüt etmedi ve ona katıldı. Belki de Bedir’i, canını vermesi gerekli bir pazar olarak gördü. Ama Allah (celle celâluhu), şehadeti ona orada değil başka bir yerde nasip edecekti. Aynı şekilde Uhud’u da kanatlanıp gökler ötesi âlemlere uçmak için bir fırsat olarak gördü; ancak aradığını bulmak orada da kendisine müyesser olmadı. Uhud’un yamaçlarından geri dönerken, gözünde tüllenen saadete ulaşanları zihninden geçiriyor ve aynı saadeti yudumlayamamanın ızdırabını iliklerine kadar hissediyordu. O gün nice kimseler kütükte doğranan bir et gibi doğranmış ve şehadet şerbetini içmişti. Bu bir nasip işiydi.
Aradığını Uhud’da da bulamayan Ebû Akîl, daha sonraki yıllarda Hendek’e katıldı, Mekke’nin fethinde bulundu; Mute’nin yollarını aşındırdı; ama bir türlü aradığını bulamadı. O, zamanında vermesi gerekeni bilmiş ve elindekileri Resûlullah’ın önüne döküvermişti. Şimdi de tenindeki canı ortaya koymak ve bu fedakârlığını şehadetle taçlandırmak istiyordu.
Ve nihayet Mevlâ, karşısına Yemame’yi çıkardı. Ebû Akîl, Yemame’de de duasını yaptı ve bu duasında yine şehitlik talebinde bulundu.
Müşrik ve mürtedlerin curcuna çıkardığı bir hengamda o, bir mü’mine yakışır vakar ve ciddiyet içinde mücadele veriyor, sağa-sola koşturuyor ve Allah düşmanlarına karşı kılıç sallıyordu. Bir aralık vücudunun birkaç yeriyle beraber kolunu da koparacak bir kılıç darbesi kendisini yere serince, vefakâr arkadaşları onu bir çadıra getirmiş, üzerine bir örtü sermiş ve başında beklemeye başlamışlardı.