Dünya, mü’minin doyuma ulaşacağı ve her şeyiyle tatmin olacağı bir yer değildir. O, sadece tatma ve tanımanın mümkün olduğu bir yerdir. İnsan ne kadar zengin olursa olsun, dünyadan istifadesi sınırlıdır. Öyleyse mü’min, elindeki imkânları ebedî kılmak istiyorsa, onları ebediyet televvünlü bu yolda sarf etmesi gerekmektedir. Böylelikle, fani olan mal, bir nevi beka bulacak ve ahiret adına ciddi bir yatırım hüviyeti kazanacaktır. Hazreti Âişe Validemiz’in rivayet ettiği bir hadislerinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), kesilen bir koyundan geriye ne kaldığını sormuş; Validemiz, “Bir buttan başka bir şey kalmadı.” dediğinde de, “Bir but dışında tamamı baki kaldı.”19 cevabını vermiştir. Bu sözüyle O, tasadduk edilen malın, ahiret adına ebedileştiğini, asıl elimizden çıkanın, burada yediklerimiz olduğunu vurgulamıştır.
Allah’ın rızası istikametinde mal ve canını ortaya koyanlar için ahirette büyük mükâfat olduğu gibi, elbette ki dünya hayatında da onlar, oturup beyhude hayat geçirenlerle bir olmazlar. Bu hükmü bildiren bir âyet, şu ifadeleriyle iki davranışın arasındaki farklılığa dikkat çekmektedir:
“–Özür sahibi olanlar dışında– hanelerinde oturan mü’minlerle, malları ve canlarıyla Allah yolunda mücahede edenler bir olmaz. Allah, malları ve canlarıyla mücahede edenleri, evlerinde oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah, hepsine de güzellikler vaat etmiştir; ama mücahitlere vereceği mükafat, diğerlerininkinden çok çok büyüktür.”20