İbn Abbas’ın talebelerinden Said İbn Cübeyr, Emevi zulmüne karşı Abdurrahman-ı Kindî’nin yanında mücadele etmiş ve Haccac’ın zalim pençesinde şehadete yürümüştü. O, bâtıl karşısında asla eğilmemiş ve Emevilerin hatalarını vali, hükümdar demeden yüzlerine vurmuş ukbâ derinlikli, Rabbânî bir insandı. Geceleri bir zahid, bir ruhban gibi yaşar, gündüzleri de fürsan gibi iş çevirirdi. Kur’ân-ı Kerim’i defalarca İbn Abbas’la birlikte müzakere etmiş ve makâsıd-ı ilâhîyi İbn Abbas’tan, evet bu Hıbrü’l-Ümme olan mürşid-i ekmelden Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) anladığı çizgide öğrenmiş ve anlamıştı. Gece iniltilerinde o kadar içli, o kadar yanıktı ki, derdest edilip Haccac’a getirilirken, vahşi bir ormanın içinde yapılmış bir manastıra uğradılar. Vakit gecedir.. kendisini getiren muhafızlar, geceyi manastırda geçirmek isterler. Said İbn Cübeyr (radıyallâhu anh): “Rabbimi anayım, bu gece, son gecem; ölüm hazırlığımı yapayım, yarın şeb-i arûsum.” diyerek, dışarda kalmak ister. Orman, öylesine vahşî bir ormandır ki; muhafızlar, nasıl olsa birazdan ormanın kurdu, çakalı, aslanı gelip, kendisini parçalar düşüncesiyle talebini geri çevirmezler. Bu vahşî ormanda gece Rabbisiyle baş başa kalan bu gündüzlerin fârisi, gecelerin râhibi Rabbanî İmam, öylesine derin bir huşû içinde ibadet etmekte ve inlemektedir ki, manastırın pencerelerinden kendisini seyreden muhafızlar, ormanın dört bir yanından üzerine üşüşen hayvanların yanına yaklaşınca, tavırlarını değiştirip etrafında bir halka oluşturduklarını hayretle görürler. Ama bu tablo, muhafızların da, Haccac’ın da taşlaşmış katı kalblerini yumuşatmaya yetmez. Onu kurbanlık koyun gibi meydana getirir, tahrik etmek için ellerinden gelen her şeyi yapar ve eziyette bulunurlar. O, yine her zaman dediği ve düşündüğünü söyler: “Siz, haksızsınız; bilhassa Ehl-i Beyt’e karşı haksızlık ediyorsunuz. Size asla biat etmem!” Boynu vurulacağı anda, bizim kurban keserken okuduğumuz âyeti okur: