İçeriğe geç

Özetlenecek olursa, biz buraya kadar, ailenin sınırlarını tespit etmeye çalıştık. İslâm’ın vaz’ettiği ideal aile yapısı, hem kabile ve aşiretle hem de âbâ u ecdadla alâkası olmakla beraber, dede-nine, anne-baba, evlat ve torunlardan oluşan çekirdek bir topluluktur. Kur’ân’ın da, “Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”38 âyetiyle sorumluluk sınırlarını belirleyerek وَأَهْلِيكُمْ“ve ailenizi” sözüyle, korunması istenenin bunlar olduğu hatırlatılmaktadır.

İslâm’da îsâr duygusu çok önemli bir haslettir. Kur’ân-ı Kerim, açık-kapalı çok kez insanlardaki bu hissi nazara verir. Biz îsâr hasletini kendisi muhtaç olduğu hâlde başkalarını nefsine tercih etme diye yorumlayabiliriz. Meselâ, bir kimsenin kendi ihtiyacı olan bir nesneyi başka birisinin ihtiyacını karşılamak için infak etmesi yüksek bir îsâr hasletidir.

Kur’ân-ı Kerim, “Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları (ihtiyaç sahibi olan kardeşlerini) kendilerine tercih ederler.”39 gibi âyetleriyle işte bu tür îsâr hasletine sahip olan kutluları takdirle yâd eder. Îsârda yakınlık-uzaklık söz konusu değildir. Kime olursa olsun o, Allah yolunda kardeşlerini nefsine tercih etmenin adıdır. Îsâr ne kadar memduh olursa olsun mutlaka onun da bir sınırı vardır. İslâm, aile fertlerinin bahis mevzuu olduğu bir yerde önce onların ihtiyaçlarının giderilmesini emreder.

Bu, başkalarını şahsına tercihten farklı bir şeydir. Anne ve babanın hakkı, îsâr hasletinin önüne geçecek kadar ehemmiyeti haizdir. Nitekim Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte, “Ey Allah’ın Resûlü! İyi davranıp hoş sohbette bulunmama en fazla hak sahibi olan kimdir?” diye soran ve bu soruyu dört defa tekrarlayan sahabinin ilk üç sorusuna, “Annen”, sonuncusuna da “Baban” diye cevap verir.40

613