İçeriğe geç

Evet, onun, böyle davranması hem kendine hem de Rabbine karşı bir saygının gereğidir. Vâkıa insan, sadece imanıyla dahi Allah’ın huzuruna vardığı zaman O’nun iltifatını görebilecek ve –inşâallah– Cennet’e girecektir; ama bir de insanî donanımın insana yüklediği özel bir hukuk söz konusudur ki, mutlaka korunması gerekir.

İnsanın bütün duygularının inkişaf etmesi ve eksiksiz tam bir insan hâline gelmesi, onun yaratıcısıyla olan sağlam münasebetlerine bağlıdır. Bu da ancak, Kur’ân-ı Kerim’de öğretildiği şekliyle, insanın kendisini çok iyi okuması, yer ve konumunu çok iyi anlaması ve etrafında cereyan eden hâdiseleri takip edip kendi hesabına değerlendirmesiyle mümkün olacaktır.

Cenâb-ı Hakk’ın “RAB” ism-i şerifi etrafında örgülenen bu hususu noktalamadan evvel özel bir-iki meseleye daha dikkatlerinizi rica edeceğim:

1. Belli bir sistem içinde kemale ermek ve kemale ulaşmak için çırpınıp duran ferdin, Yüce Yaratıcı’nın Kur’ân-ı Kerim’de tesbit ettiği çerçeveye göre bir yönlendirilmeye tâbi olması çok önemlidir.

2. Böyle bir kimsenin kalbî, ruhî, fikrî, vicdanî bütün gücü, Allah’a nisbeti içinde, insan, eşya ve kâinat iyi idrak edilip iyi yorumlanarak aydınlatılmalıdır ki, aslında yaratılışın gayesi de bu olsa gerek. Biz buna, “varlığın diliyle ilâhî ahlâkın seslendirilmesi” diyoruz. Bunun pratiğe yansıyan yönü ise, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın telkin ettiği, ahireti netice verecek olan yüce ahlâktır. İnsan, bu ahlâkla yaşadığı zaman ahiretini ve ona her şeyi bahşeden Allah’ın rızasını, Resûl-i Kibriya’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) da şefaatini kazanmış olacaktır.

588