İçeriğe geç

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu hadis-i şerifiyle bu konuyu bir buudu ile şöyle tenvir eder: “Kim bizim namazımızı kılar, bizim kıblemize yönelir, bizim kestiğimizi yerse işte o, Allah ve Resûlü’nün zimmetini alan (taahhüdü altında bulunan) bir Müslümandır.”21 Bu sözün mefhum-u muhalifi şudur: Bir kimse bizim namazımızı kılmıyor, kıblemize dönmüyor ve kestiğimizi yemiyorsa Allah ve Resûlü’nün nezdinde O’nun zimmetinden de söz edilemez. Bugün bizim de, bu sınıfa dahil olan ve inançları itibarıyla kalbî dünyaları kararmış pek çok bildiğimiz kimse vardır ki, bu kimselerle daha samimî diyaloglar kurarak kalbimizin en samimî soluklarını onlara duyurma mecburiyetindeyiz.

Biz şuna inanıyoruz, insanların hayat standartları ne kadar yüksek olursa olsun, yine de bu insanlar huzurlu olmayabilirler; olmayabilirler zira gönül, onu yaratan Allah’a (celle celâluhu) imanla aydınlanmadıktan ve vicdan da iman ve Kur’ân nuruyla nurlanmadıktan sonra insanın huzur ve itminana ermesi mümkün değildir. Evet, bizim en büyük gayemiz, herkesi inancın diriltici iklimiyle buluşturmak, onların dünyada huzura kavuşmalarına, ahirette de Allah’ın rıza ve rıdvanına mazhar olmalarına vesile olmaktır.

Bir plan ve projenin gerçekleştirilebilmesi için her şeyden önce o plan ve projeye göre bir alt yapı ve zemin hazırlanması gerekmektedir. Meselâ, eğer Cenâb-ı Hakk’ın bize lütfettiği iman ve Kur’ân nimetinden bütün dünyanın istifade etmesi düşünülüyorsa, ulûm-u diniye ile fünûn-u müspeteyi mezcedip her türlü bilim ve teknolojide kendimizi ispat ederek, hedef kitle kabul ettiğimiz milletler nazarında, geri kalmış ve ayakta durabilmek için başkalarına muhtaç olma imajını silmemiz ve silkinip kendimize gelmemiz şarttır.

601