İnsan kararlı olmazsa, yerinde sağlam durmazsa; yani, Allah Teâlâ karşısında sürekli rükûya, secdeye kapanmazsa ve kendini hakirlerden hakir görmenin yanı sıra “Aman kopmayayım!” diye sürekli letâif-i rabbâniyesini koruma hususunda bir nöbettar gibi durmazsa hemen kırılabilir, kalbî hayatında çok çabuk çatlama olabilir. Bazen insan öyle hatalara düşer ki, bir dakikalık gaflet onu sarar, nefsindeki fena duyguları harekete geçirir. Ve insan bir hareketle, bir hamleyle hemen bu atmosferden sıyrılmazsa dönemeyeceği bir noktaya sürüklenebilir. Bundan dolayı, kul öyle bir hevâîliğe girdiği zaman hemen Hüdâ’ya yönelmeli; nefsine rağmen “Aman yâ Rabbi!” demelidir.
Bazen de fevkalâde bir inayet insanın imdadına yetişebilir. Tam fenalığa adım atacağı zaman dizinden tekme yemiş veya ayağına bir şey saplanmış gibi olur. Hemen geriye döner, o içine gömüldüğü kötü hâlden sıyrılır, tehlikeli bölgeden uzaklaşır. Fakat böyle harikulâde bir halas her zaman söz konusu olmaz. Allah muhafaza, nazarlarımız yanlış bir yöne kayar; o şaşılık, fasit bir dairenin ilk halkasını teşkil eder. O alır bizi ikinci halkaya götürür. Üçüncü halka, dördüncü halka… Derken halkaların sayısı ve derinlikleri arttıkça artar. Öyle bir noktaya gelir ki insan, tamamen boğulacağı bir derya bulur karşısında ve tutunamaz, boğulur gider dalgalar arasında. Nice serv-i revân canlar, nice gül yüzlü sultanlar, hiç farkına varmadan o deryada boğulup gitmişlerdir.