İçeriğe geç

Dava-yı nübüvvetin vârisleri belli ölçüde pâyelerini bilirler; çünkü onlar pek çoğu itibarıyla, mahviyete kilitlendiklerinden dolayı “Benim üstümde daha çok mesafe var!” derler. Onlar hakkında ikrâm-ı ilâhî ve ihsân-ı ilâhî, Allah’ın nasip ettiği pek çok lütfu gizli tutması, ikramları ketmetmesi şeklinde tecellî ettiğinden; şu zamanda yaşayan bir arkadaşımızı Şah-ı Geylanî’nin yanına koysalar, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzurunda aynı rahle-i tedriste oturtsalar, yine o der ki; “Benim önümde çok yol var; ben yolun başındayım.” O hep mebdei (başlangıcı) görür. Allah onu müntehâya (neticede varılan son noktaya) muttalî kılmaz. Hatta bazen öyle bir ıttılâ olsa bile o “Bu galiba benim için bir imtihandır.” der. Mesleğimiz itibarıyla böyle olması da gereklidir.

Bu “Hiçbir mazhariyetleri yoktur” demek değildir. Belki mazhariyetlerin aldatmayanı vardır. Hele hususiyle günümüzde pek çok insanın öyle rüyalarla, yakazalarla aldandığı bir dönemde bence en büyük ihsân-ı ilâhî odur: İnsanın kendini sürekli mebde’de görmesi. İnsanın kendini yolun başında, başlangıçta görmesi, onda daimî gerilim hâsıl eder; tırmanma azmini coşturur, şahlandırır. Aynı zamanda onu fahirden, kendini beğenmeden, bir şey olma mülâhazasından da uzak tutar. Böylece o, başka şeylere de talip olmaz. Allah (celle celâluhu) onu müşîr (general) yapar; fakat o hiç farkında değildir; kendini nefer olarak görür. Önüne bazen ekstradan çerezler saçılan bir nefer gibi görür. Hâlis olduğu zamanlar da “Ben bunları istemiyorum.” der.

146