Cevap: İradenin karşısında iradesizliği, kendini salmayı kullanmak lazım. Hevâya karşılık da Hüdâ kullanılmalı. Bir şey, ya Cenâb-ı Allah’ın rızasına muvafık olarak âsâr-ı Hüdâyladır veya tesir-i hevâyladır. Hevâ; heves, arzu, nefse ait şeylere olan düşkünlük, nefsî zevkler demektir ve esasen disiplinsizliğin, emir ve nehiylere karşı duyarsızlığın, prensipsiz yaşamanın ayrı bir unvanıdır. Ancak, işlenilen günahlar hevâya uyularak işlendiğinden dolayı günah deyince hep “hevâ” hatıra gelmektedir. Leyla Hanım da öyle der: “Hevâ-yı nefsime uydum, pek çok günah ettim / Huzura hangi yüzle varayım yâ Resûlallah!” Evet, günah işlenmişse, hevâ-yı nefse uyularak işlenmiştir; yani, nefsin istekleri, arzuları, ölçü içine girmeyen ve disipline edilememiş, kıstas ve kriter kabul etmeyen kaprisleri arkasına düşülerek günaha girilmiştir.
Söz hevâda bitince sapıklık mukadderdir, günah kaçınılmaz olur. Kur’ân-ı Kerim’de meâlen, “Baksana şu kendi hevâ ve heveslerini tanrı edinen kimseye!”1 denilerek doğru yoldan ayrılan insanın zamanla kendi hevâsını ilâh gibi görmeye başlayacağı ifade edilmiştir. Zaten, bir hadis-i şerifte de, “Gök kubbe altında Allah’tan başka tapılan şeyler içinde hevâdan daha dehşetlisi yoktur.”2 buyurulmaktadır.
Dipnotlar
- 1 Furkan sûresi, 25/43.
- 2 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 8/103.