Meselâ, insanda ibadet ü tâate karşı bir ülfet hâsıl olmuşsa ve bu hâl kalbde bir sıkıntı meydana getirmişse, o noktada zorlamamak, muhatabın o durumda kaldıramayacağı şeyleri söylememek gerekir. O durumda daha yumuşak, ümit verici ve reca duygusunu canlandırıcı bir üslûp kullanmak uygun olur. Hani ashab-ı kiram efendilerimiz, Kur’ân-ı Kerim’in ard arda gelen emirlerinin yüklediği mesuliyet karşısında çok etkilenmiş, kendi duyuşları ve hassasiyetleri ölçüsünde âdeta kemikleri birbirine geçmişti de o sırada Yûsuf sûresi nazil olmuştu. Ahsanü’l-Kasas (en güzel beyan) olarak nazil olan bu sûre, çok büyük hikmetler ihtiva ediyor, Hakîm ve Alîm isimlerinin gölgesinde enbiyâ-i izamla alâkalı bir serencâmeyi anlatıyor, ailevî ve içtimâî hayat için önemli dersler veriyordu. Veriyordu, fakat bütün o önemli dersler bir kıssa çerçevesinde anlatıldığından dolayı hem sahabe rahat bir nefes alıyor hem de ilâhî beyanın kendilerine verdiği mesajı kavrıyorlardı.
Evet, kabz halinin sâikleri farklı farklı olabilir. Bir insan bir günah işlemiş ve uzaklaşmıştır; bir başkası çok yakın olma fırsatı bulmuş, yakınlığın hakkını verememiş ve dolayısıyla uzak muamelesi görmüştür. Çok yakınlara celbedildiği hâlde, yakınların yapması gereken şeyi yapmadığı için uzaklara düşmüştür. Dolayısıyla o da kendini çok uzak görür. Böyle bir insanın içinde bulunduğu o ruh hâleti mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.