Semud kavmi, peygamberleri olan Hz. Salih’e baş kaldırdığında, kavminin bu tavrı karşısında, görüyoruz ki Hz. Salih, onlara sadece sözle bir şey anlatma durumundadır. “Ona dokunmayın!” diyor. Zira ona dokunmak belânın düğmesine dokunmak demekti. Ama gel gör ki, kavmi onu dinlemedi ve şekavet maratonunda en önde olan ve tabiî diğerlerini temsil eden birisi, bu belâ düğmesine dokunuverdi.
Aslında bütün devirlerde bu hep böyle olmuştur. Küfre önderlik yapacak birisi çıkar ve diğerleri de yığın yığın onu takip ederler. Değişik dönemlerde bizim dinimize dokunanlar da, işte böyle belâ ve musibetin düğmesine dokunmuşlardı.. dokunmuş ve âli bir milleti perişan etmişlerdi. Derbeder olmaya yüz tutmuş bir milletin, o günkü zaafları da, Kur’ân’a dokunacak şakilerle başlamıştı. Daha sonra şahıslar değişecek ama senaryo aynen devam edecekti. Kâbe’yi telvis edecekler, zemzemi kirletecekler her devirde olmuştur ve olacaktır da…
…Ve Semud kavminin şakisi öne atıldı. Peygamberin “Durun, yapmayın!.” feryadına kulak vermeden deveyi boğazladı. Böylece hem bu fiili işleyenler hem de ona sessiz kalanlar, kendi akıbetlerini hazırladılar. Allah da onları derbeder etti ve iyiyi kötüden ayırmayarak hepsini mazi mezarına gömdü. Cismanî olarak belâ ve musibete maruz bıraktığı gibi, namlarını da isli-dumanlı hâle getirdi. Bazen bu musibet cisme dokunmaz; meselâ mesh, surette değil sîrette olur. Böyle bir belâ diğerinden daha zor anlaşılır. Bu tür musibet, sadece cismaniyete isabet eden musibetten, aslında daha şiddetlidir. Ve günümüzde gelen belâlar, ekseriyetle bu türden gelmektedir. Zannediyorum, serkeşliğin baş döndürücü keyfiyette devam etmesinin bir sebebi de bu; çünkü insanlar, başlarında dönüp duran belânın farkında değiller.