İçeriğe geç

İster istemez, birgün solacak, fenaya gideceksin. Allah’ın yolundan git ki, yokluğa mahkum olmaktan kurtul, yeniden var olma yoluna gir. Toprağa düşüp, çürüdüğün anda amellerinle, Şecere-i Tuba gibi semere ver, fani olan herşeyini bakileştir. Bunun tek çaresi Allah’a îman ile O’nun yolunda bitmek, tükenmek, yok olmaktır.

Beşerin gecesini gündüze çeviren, karanlıkları aydınlatıp, kabirleri tenevvür ettiren, kabrin arkasını, bir bahar bahçesi gibi önümüze seren, güneşlerden daha parlak nurlar saçan Hazret-i Muhammed Efendimiz, yokluğa düşmeme, ebedlere kadar var olma yolunda kendine ait herşeyi, her varlığı feda etmiş ve Âlem-i fenada Âlem-i bekayı kazanma yollarını göstermiştir. O Allah’a karşı mahviyeti ve kulluğu ile bir çekirdek gibi toprağa düşmüş çürümüş, ama Tuba-i Cennet gibi dal salan, tohum saçan, İslâm ağacının çekirdeği olmuştur.

Efendimizden aldığı dersi en güzel şekliyle idrak edip kurbiyetini ve büyüklüğünü isbat eden Sıddık-ı Ekber varını-yoğunu O’nun yolunda sarfetmiştir. Elindekini, avucundakini Allah için sarfedip, bakî semereler elde etmiş, Allah’ın nazarında çok şeyler kazanmıştır.

Resûlullah’ın mescidinde, Mekke’nin en soylu ve zenginlerinden olan Ebu Bekir’i, sırtındaki bir yamalı aba ile otururken görürüz. Abasının önünü, yırtık yerlerini sedir ağacının dikenleriyle tutturmuş, eliyle yırtık yerleri ve vücudunun mahrem yerlerini kapatmaya çalışıyordu. O anda Cibril-i Emin nazil oldu. Resûl-ü Ekrem’e Sıddık-ı Ekber’e Allah’ın selamı var. Sor, abasını neden sedir ağacının dikenleriyle tutturmuş? dedi. Allah Resûlü, herşeyini Allah için harcamış, Hicrette sarfetmiş, Mekke’de terketmiş, Medine’de İslam’ın i’lâsı için feda etmiş olan Ebu Bekir’in giyecek birşeyi kalmadığını, kilim gibi bir şeyi aba gibi sırtına geçirdiğini, onun da yırtıklarını sedir ağacının dikenleri ile tutturduğunu biliyordu.

79