Resûl-ü Ekrem, o mübarek günahsızlar ordusunu yetiştirirken bizim maruz kaldığımız belâların bin mislini çekti ve onlara katlandı. Defalarca başı yarıldı, ayakları parçalandı, üzerine topraklar saçıldı, işkembeler konuldu. Kendisine inananlar hiçbir devirde görülmemiş işkencelere, eziyetlere eza ve cefalara uğratıldı. Sonunda zulmet bulutları dağıldı, rahmet tebessüm etti.. gökyüzü ve yıldızlar pırıl pırıl tebessümler yağdırmaya başladı.. sular çağıldadı, etraf gülşene, lalezâra döndü. Yirminci asrın insanı da böyle bir imtihana tâbi tutulmuttur. Ya dayanacak, neticede gül devrini görecek, ya da dünyada hicran ve hasretle ukbada ise muhrumiyet ve mücazatla, yatayacak.
Bi’setin yedinci senesi. Resûl-ü Ekrem ve O’na inananlara karşı korkunç bir boykot ilan edildi. Haşim oğullarından kız alınıp- verilmeyecek; çarşıda, pazarda, ticaret yapılmayacak; panayırlardan istifade ettirilmeyecek; çarşıda, sokakta gezinmelerine müsaade edilmeyecekti… Bu hususları muhtevi, bir avuç müslümanın üzerine hücum edip, köklerini kazımanın ma’nâsı olan bir metin kudsileştirilip, Kâbe’nin duvarına asılmıştı. Bunu yazan Mansur İbni İkrime’nin ise kolu kurumuş, mefluç hale gelmişti. Ama hadise çok ağırdı, müslümanlar fevkalade sıkıntı çekiyorlardı.
Boykot tam üç sene sürdü. İzdivaç yok; gökte yağmur, yerde nebat yok; alışveriş yok, yardım yok, yiyecek yok, ilaç yok… Müslümanlar sabır ve metanetle güneşin doğacağı Peygamber’in Meta nasrullah.- Yardım ne zaman Ya Rabbim? diyeceği; Allah’ın Ela inne nasrullahi karib.- işte şimdi yardım.[69] diyeceği anı bekliyorlardı.