Müslümanlara el altından yardım edenler ise, müşrikler tarafından zincire vuruluyor, eziyete maruz bırakıyorlardı. Onlardan biri Hişam’dı. Yardımının mükâfatını görmüş, müşrik iken hidayete erdirilmiş, îmanla şereflenmiştir. Hayatını, Resûlullah’ın bayrağı altında yetmiş parça olarak şehadetle hitama erdirmişti. Bir diğeri de Ebu Süfyan’dı. O’da ahir ömründe îman ve Kur’ân nuruyla tenevvür ederek İslâm halkası içine girmiştir.
O günlerin manzarası çok hazindi. Kediler, koyunlar, keçiler açlıktan birbirini yiyecek hâle gelmiş, bağırışıyorlardı. Mahrumiyet, sıkıntı, açlık, hastalık ve türlü musibetlerle boğuşan müslümanların yüzüne hiç kimse bakmıyordu.Ama bıyığı henüz terlemiş Mekke’li gençler babaları gibi yapmıyorlardı.Mus’ab’lar, Habbab’lar, Süheyl bin Rumi’ler ve daha niceleri… Babalarının evlerindeki yumuşak döşeklerini bırakıyor birkaç küçük eşyayı omuzluyor, Mekke’nin sokaklarında Resûlullah’a doğru koşuyorlardı. Bir müşrik, Sa’b-i Ebi Talib onlarla karşılaşınca, alık alık yüzlerine bakıyor Nereye? deyince de Resûlullah’ın bulunduğu hapishaneye. Peygamber nerede, biz de oradayız cevabını alıyordu.Her gece bir genç yatağını omuzlayıp: Resûlullah nerede, ben de oradayım diyor.Ölümün, acının, ızdırabın hükümferma olduğu, sokaklarında yavruların ve hayvanların bağırıştığı mahrumiyet bölgesine gidiyordu.
Allah çok merhametli idi. Ama İslam’ı omuzlamaya namzet kimseler o yükü taşıyabilecekler miydi? Yoksa tepetakla devrilecek kimseler miydi? İmtihanı verip, kendilerini isbat etmeleri, acı ve ızdırap yüklü imtihanlara katlanmaları gerekiyordu. Nihayet Cibril-i Emin, Resûl-ü Ekrem’e haber verdi: Ya Muhammed, onlara söyle ki Bismikellahümme- Allah’ım senin adınla kelimesinden başka o namedeki yazılanları güveler yedi. Bunu haber ver dedi.