Hz. Ömer (radıyallâhu anh) kâinatı çok iyi anlamıştı. Devlet nasıl idare edilir, onu gayet iyi biliyordu. Bir asker, bir mücahit, aynı zamanda bir sofi, bir âbid ve bir zahitti. Dünyayı çok iyi anlamış, eşyanın tabiatına vâkıf ve onunla dengeli bir münasebeti vardı. Varlıkla içli-dışlı; ihtiyacı kadar yiyor, içiyor; dinlenip istirahat ediyor; evlenip yuva kuruyor ama kat’iyen cismanî hayatı birinci iş ve gaye hâline getirmiyordu. Şam eyaletini gezmeye gittiği zaman emanet olarak bir deveye binmiş, devenin üstündeki semer de aşındıra aşındıra şalvarını yırtmıştı. Büyük Ömer’in onu dikecek ipliği de yoktu. Orada bir pazardan iplik almış, bir tarafa oturup şalvarını dikmişti. Belki giyeceği yeni bir şalvarı da yoktu; ama o gün Hz. Ömer memleketimizden yirmi kat daha büyük bir devletin devlet reisi idi. Evet o, tabiat içinde fakat ne aşırılığa kaçarak haddinden fazla ona yöneliyor, ne de dengesiz zühd içinde onu terkedip Allah’a ve Allah’ın kanunlarına karşı geliyordu. İşte sırat-ı müstakîm erbabı!..
Allah (celle celâluhu) insanoğlunu yarattı. Terbiye sıfatıyla terbiye edip kemale doğru sevk etti. Rahmet sıfatıyla tecellî buyurup Rahmân ve Rahîmiyeti ile insanî kemalâta yükseltti. Bizler, ta anne karnından delikanlılık çağına kadar, rahmetle nasıl donatıldığımızı, yeryüzü ziyafet sofralarında nasıl çeşit çeşit nimetlerle perverde edildiğimizi, ağaçların başında bize gülümseyen meyvelerle nasıl Cennet nimetlerine uyarıldığımızı duyuyor, hissediyor ve bu sonsuz nimetler karşısında Rabbü’l-âlemîn’e hesap vereceğimizi düşünüyor, sonra da Din Günü’nün Sahibi’ne sığınıyor, O’ndan hidayet talep ediyoruz.