Hidayet, çok muhtaç olan insana, bütün ihtiyaçlarına kâfi gelecek şekilde Allah’ın cevap vermesidir. اِهْدِ kelimesi Arapça’da emr-i hâzırdır. Emirler, yukarıdan ve büyükten, bir fiilin meydana gelmesini cebren gerektiren cümlelerdir. Yani bir talebin emir olabilmesi için, o talebin yukarıdan ve büyükten gelmesi ve aynı zamanda bir fiilin yapılmasını zarurî kılar mahiyet arz etmesi lâzımdır. Eğer bu, aşağıdan yukarıya, küçükten büyüğe bir talep şeklinde olursa, buna “recâ” ve “dua” denir. Ve yine bu talep emsal arasında cereyan ederse, ona da “iltimas” adı verilir.
اِهْدِ kelimesinde bu üç şekilden ikinci husus bahis mevzuudur. Yani aşağıdan yukarıya, küçükten Büyükler Büyüğü’ne bir dua ve yakarış, bir recâ ve niyazdır. Biz اِهْدِ ile kendi hakkımızda istediğimiz şeyi başkaları için de istiyoruz. Hidayet, insanı, matlubuna tatlılıkla iletme, ulaştırma, tutup götürme, hatta icabında neticeye kadar beraber bulunma mânâsına gelir ki; tefsircilerin, delâlet-i gayr-ı mûsile (ulaştırmayan yol gösterme) karşılığı delâlet-i mûsile (ulaştıran yol gösterme) dedikleri de işte budur.
Mânâsı şudur: Birisi tam matluba ulaştırıyor, diğeri ise ulaştırmıyor. Allah yardım ediyor. Yolunu gösteriyor, “Bu yoldan gidersen Cennet’e varırsın.” diyor. Bir de elimizden tutuyor, lütfediyor, göz açıp kapayıncaya kadar dahi bizleri arzularımızla, hislerimizle, kaprislerimizle baş başa bırakmıyor. Buna da “ulaştırıcı delâlet” diyoruz. Bizi azdırmıyor, saptırmıyor, azıp sapmamıza meydan vermiyor.
اِهْدِنَا kelimesini dilimize tercüme etmek istediğimiz zaman “Bize hidayet ver.” sözü, yanlışlar arasında doğruya en yakın bir tercüme olur. “Bizi doğru yola ilet.” sözü çok yavandır. Çünkü hidayetin mânâsı sadece iletme değildir. Tatlılıkla insanı arzu ettiği şeyin yanına götürme, bazen da sonuna kadar beraber gitme mânâsındadır.