Bu hal aslında pek tabii idi. Zira mü’minin kazancı da, tüketimi de ilâhî prensipler çerçevesi içinde olmalıydı. O, ne Rabbin gazabını celp edecek israfa ne de diğer insanların iştahını kabartacak mahiyette bir harcama içine girebilir. Hiçbir hayra medar olmayan, kimseye fayda getirmeyen, herhangi bir potansiyeli harekete geçirmeyen, cemiyet bünyesinde ölü bir mıntıkayı canlandırmayan tüketimlerin, mü’minin hayatında yeri yoktur. Mü’min için, düştüğü her ortamda yeni rüşeymlere hayat bahşeden bir harcama söz konusu olmalıdır ve o kutlu dönem bunun canlı misalleriyle doludur.
Böyle olduğu içindir ki kin ve nefret, başka toplumları kırıp geçirmesine rağmen mü’minler arasında kendine yer bulamamış ve toplumsal hayatta her fert üretici ve aktif hâle gelmişti. Dinin, hayatı kucaklayan diğer yönleri de harekete geçirildiğinden ve din bir bütün olarak yaşandığından dolayı içtimaî rahatsızlıklar bütünüyle ortadan kalkmış, sıkıntılar asgari seviyeye inmiş, hatta bazıları itibarıyla büyük ölçüde sıfırlanmıştı. Öyle ki, bu içtimai yapının gelişerek devamı sayesinde ileriki yıllarda öyle bir seviyeye ulaşılmıştı ki, sadaka ve zekât vermek isteyenler, bunları alacak şahıs bulamadıklarından dolayı üzüntü ile geri dönerken, devletçe işe el atılmış ve onları, böyle bir vecibeyi yerine getirmekten mahrum bırakmamanın çareleri bulunmaya çalışılmıştı.