İhtiyaç sahiplerinin ihtiyacını görmek için infakta bulunmak, Allah ahlâkıyla ahlâklanmanın bir gereği ve emaresidir. Kendi ahlâkıyla ahlâklanan kimseleri ise Allah, asla ihmal etmeyecek, dünyevî ve uhrevî hüsrana uğratmayacak ve rububiyetine yakışır şekilde mükâfatlandıracaktır. Bunun içindir ki Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma”yı tavsiye buyurmak144 suretiyle ümmetine, kurbet-i ilâhiyeye giden yolu göstermektedir. Bunun mânâsı, Cenab-ı Hakk’ın, zât-ı ecell ü a’lâsına ahlâk edindiği ulvî hasletleri, kendi faniliğimiz ve beşerî kalıplarımız çerçevesinde yaşamaya çalışarak O’nun kurbet koridorlarından gelen esintilerle hayatımıza yön vermemiz demektir.
Böylesine ehemmiyet arz eden bir ibadetin, Asr-ı Saadet’ten başlayarak geçirdiği safhaları ve bu farklı dönemlerdeki iktisadî durumu bir nebze de olsa arz etmekte yarar var. Bu sebeple Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminden başlayıp Raşid Halifeler devrine kadar zekâtın seyrini ortaya koymaya, daha sonra da bir mukayese yaparak İslâm’la diğer dinlerin konuya bakışlarını arz etmeye çalışacağız.
1. Asr-ı Saadette Zekât
Zekâtın farz kılınışı konusuna geçmeden evvel, istihsal ve istihlak, yani üretim ve tüketim açısından o günkü durum, hazinenin genel hâli, bu konudaki denge ve paradaki canlılık açısından Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dönemindeki iktisadî yapılanmaya kısaca temas etmekte fayda görüyoruz.