Evet, âlemin karanlıklar içinde yüzdüğü, cihanın doğusunda batısında yalancı şafağın dahi olmadığı bir dönemde, insanlığı ve cihanları aydınlatacak bu ilim adamları birer birer Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) medresesinde yetişmişlerdi. “Cihanları aydınlatacak ilim, irfan ve vâridatlarıyla kıymetlerüstü kıymet ifade eden bu insanlar, mebzuliyetlerine rağmen kıymetli idiler.” Kıymetleri nedretten kaynaklanmıyordu. Sadece Ebû Hanife döneminde, Kûfe’de belki o çapta elli tane dâhi saymak mümkündür.
Toprak ne münbittir, zaman ne mübarektir. Daha doğrusu bütün bunlar, Hz. Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) nurunun feyezânı ve irfan deryasının dalgalanmasındandır. Evet, O’nun sayesindedir ki bedevî bir cemaatten insanlığı on dört asır aydınlatan ve kıyamete kadar da -inşâallah- aydınlatacak olan bir ilim kadrosu fışkırmış ve dünyaları nura gark etmiştir.
b. Tefsir Sahasında
Tefsir bize göre başlı başına bir derya ve O’nun deryasına nisbeten de damla.. o deryayı gösteren bir damla Hz. Ali’den İbn Abbas’a, ondan Mücahid ve Said İbn Cübeyr’e, ondan da ta İbn Cerir, Fahreddin Râzî, İbn Kesîr ve günümüzün allâme müfessirlerine kadar öyle bir dâhiler arenasıdır ki, Efendimiz’in, insanlığın efendisi olduğuna dair başka delil olmasa, şahit olarak bu zatların O’na intisapları yeter.