Ezan teşrî kılınmadan önce namaza çağrı için boru öttürme, çan çalma gibi şeyler teklif edilmişse de Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onları kabul etmemişti. Çünkü madem namaza çağrı yapılacak, o hâlde bu çağırma işi, namazın ruh ve çekirdeğini ifade edebilecek bir kısım kelimelerle yapılmalı ve insanlar onu duyduğu zaman ürpermeli, yüce bir huzura çıkacaklarını anlamalıydılar. Bu çağrı herhangi bir sözle değil yine Allah’ın ilham edeceği mübarek kelimelerle olmalıydı. Neticede Allah (celle celâluhu), ilham ettiği lafızlarla ezanı ayrı bir güzelliğe ulaştırmıştır. Bu yüzden âlimler, ezanın kelimelerine, onun rükünleri nazarıyla bakmışlardır. Yani iftitah tekbiri, kıyam ve kıraat gibi ameller nasıl ki namazın bir rüknü, bir parçasıdır, onlar olmadan namaz olmaz; ezanın kelimeleri de onun rükünleridir, onlardan biri olmazsa ezan da olmaz.
Ezanı farklı lafızlarla seslendirme de aynı hüküm içinde değerlendirilebilir. Çünkü mesela اَللّٰهُ أَكْبَرُ “Allah en büyüktür” sözüyle vicdan, bir hususa uyarılıyor. Bilindiği gibi, “ekber” kelimesinin, Türkçe mânâsı, “en büyük” demektir. Fakat bu, “Başka büyükler de vardır ama Allah (celle celâluhu) onların en büyüğüdür.” demek değildir. Sadece kelime kıtlığından dolayı bu kelimeyle tercüme edebiliyoruz. Bunun ifade ettiği gerçek mânâyı verecek olursak şöyle diyebiliriz: “Büyük, sadece ve sadece Allah’tır. Mâbud-u bi’l-Hak ve Maksud-u bi’l-İstihkak O’dur. Halledilemeyen müşkiller sadece O’nun kapısında halledilir; aşılmaz görünen şeyler, ancak O’na müracaatla çözülür. Bu yüzden kulluk sadece O’na yapılır.” İşte bütün bu mânâlar, “Allahu ekber” sözüyle ifade edilir.