Ebu Saîd el-Hudrî (radıyâllahu anh) anlatıyor: “Biz Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile birlikte Ramazan’ın ikinci on gününde itikâfa girdik; yirminci günün sabahı eşyalarımızı (evlerimize) taşıdık. Resûlullah (bir hutbe irad etti ve) sonra şunları söyledi: “İtikâfa girmiş olanlar, itikâf mahallerine dönsünler. Zira bu gece bana Kadir gecesinin hangi gece olduğu gösterilmişti, sonra unutturuldu. Siz, son on günde ve tek gecelerde onu arayın. Ayrıca bu gece kendimi su ve çamur içinde secde eder gördüm.” Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) itikâf mahalline dönünce o günün sonuna doğru hava bozdu, yağmur yağdı. Mescit o sıralarda (üzeri dallarla örtülmüş) çardak şeklindeydi (zemini de topraktı). Allah Resûlü’nün burnuna, alnına (toprak üzerinde secde etmesi sebebiyle) hafif çamur bulaştığını gördüm.”172
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), yanında namaz için bir hasır taşımıyordu, zira yeryüzü kendisi için mescit kılınmıştı. Yine fukahadan bazılarına göre, abdest aldıktan sonra kurulanmak bile mekruhtur. Demek onlar, işin dışından ziyade içiyle meşgullerdi; temiz ve duru bir gönülle Rabb’e müteveccih olduklarından, O’ndan aldıkları feyiz de o nispette duru ve ayan-beyandı.
Evet, işin dışıyla fuzulî meşgul olan kimseler –kuvvetle muhtemeldir ki– içiyle o kadar meşgul değildirler ve kalblerinin zamanla pas bağladığından haberleri yoktur. Şu kat’iyen bilinmelidir ki insan, diyelim ki istibrâ yapacağım diye ne kadar hoş olmayan durumlara girerse girsin; ayağım kuru kaldı, yüzümün her tarafına su ulaşmadı diye ne kadar ovalarsa ovalasın, şayet iç âleminden ve yaptığı şeylerin muhtevasından habersiz olarak yaşıyorsa, yaptığı şeylerin hiçbir değeri olmayacak ve bu gayretleri öbür tarafta yüzüne çarpılacaktır.